ISSN 1305-5550 | e-ISSN 2548-0669
Journal of Cardio-Vascular-Thoracic Anaesthesia and Intensive Care Society - GKD Anest Yoğ Bak Dern Derg: 28 (2)
Volume: 28  Issue: 2 - 2022
OTHER
1.Frontmatters

Pages I - XII (20 accesses)

RESEARCH ARTICLE
2.Jaundice and Its Results After Cardiac Surgery
Zihni Mert Duman, Barış Timur, Muhammed Bayram, Timuçin Aksu
doi: 10.14744/GKDAD.2022.74436  Pages 105 - 112 (19 accesses)
Amaç: Kalp cerrahisi sonrası erken dönemde hiperbilirubinemiye bağlı sarılık hastaların %10 ila %23’ünde gelişir. Çalışmamızın amacı, sarılığa neden olan hiperbilirubineminin risk faktörlerini ve klinik sonuçlarını incelemektir.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Şubat 2015-Mart 2021 tarihleri arasında kalp cerrahisi geçiren hastalar değerlendirildi. Acil veya elek-tif cerrahi uygulanıp postoperatif dönemde sarılık gelişen ve total bilirubin konsantrasyonu >3 mg/dL olan hastalar çalışmamıza dahil edildi. Temel demografik, ekokardiyografik, laboratuvar, ameliyat ve ameliyat sonrası veriler kapsamlı bir şekilde toplandı. ROC analiziyle postoperatif total bilirubin cut-off değeri hastane mortalitesine göre hesaplandı.
Bulgular: Toplam bilirubin konsantrasyonu 27 hastada >3 mg/dL olarak bulundu. Hastaların ortalama total bilirubin değeri 9,56±6,427 mg/L, medyan toplam bilirubin değeri 9,02 mg/L olarak bulundu. Hastalar maksimum bilirubin konsantrasyonuna ameliyat sonrası 9,52±8,007 günde ulaştı. Hastanede 17 (%63,0) hastada mortalite görüldü. Hastane içi mortaliteyi öngörmek amacıyla hesaplanan postoperatif total bilirubinin cut-off değeri 9,24 mg/L olarak bulundu (duyarlılık= %70,6, özgül-lük= %90, olabilirlik oranı=7,05).
Sonuç: Kalp cerrahisi sonrası dönemde hiperbilirubinemi gelişen hastalar düşük kalp debisi sendromu, sepsis veya akut karaciğer yetmezliği açısından dikkatle izlenmelidir. Kalp debisi ve oksijen sunumu yeterli olduğunda düşük seviyeli hiperbilirubinemi çoğunlukla geri dönüşümlüdür. Ancak şiddetli persistan hiperbilirubinemi erkenden fark edilmesi ve önlem alınması gereken bir durumdur.
Objectives: Jaundice due to hyperbilirubinemia develops in 10–23% of patients in the early period after cardiac surgery. The aim of our study is to examine the risk factors and clinical consequences of hyperbilirubinemia causing jaundice.
Methods: In this retrospective study, patients who underwent cardiac surgery in our clinic between February 2015 and March 2021 were evaluated. Patients who underwent routine or emergency surgery, who developed post-operative jaundice, and whose total bilirubin concentration was >3 mg/dL were included in our study. The baseline demo-graphic data, echocardiography data, laboratory data, operative data, and post-operative status were comprehensively collected. The cutoff value of post-operative total bilirubin was calculated according to hospital mortality in receiver operating characteristic analysis.
Results: Total bilirubin concentration was found to be >3 mg/dL in 27 patients. Mean total bilirubin (mg/L) was 9.56±6.427 and median total bilirubin score was 9.02 and the maximum bilirubin concentration was reached at 9.52±8.007 post-operative days. In-hospital mortality occurred in 17 (63.0%) patients. The cutoff for post-operative total bilirubin value was calculated as 9.24 by predicting in-hospital mortality (Sensitivity=70.6%, specificity=90%, and likelihood ratio: 7.05).
Conclusion: Patients who develop hyperbilirubinemia in the post-operative period of cardiac surgery should be carefully observed for low cardiac output syndrome, sepsis, or acute liver failure. Low-level hyperbilirubinemia is mostly reversible when cardiac output and oxygen delivery are adequate. However, severe persistent hyperbilirubinemia is a condition that needs to be recognized early and precautions should be taken.

3.Anesthesiologists’ Awareness of the ERAS Protocol in Cardiac Surgery
Senem Girgin, Murat Aksun, Birzat Emre Gölboyu, Ahmet Salih Tüzen, Nagihan Karahan
doi: 10.14744/GKDAD.2022.97830  Pages 113 - 121 (15 accesses)
Amaç: Bu çalışmada, kardiyak cerrahide çalışan anestezistlerin kanıta dayalı geliştirilen perioperatif Ameliyat Sonrası Gelişmiş İyileşme (Enhanced Recovery After Surgery [ERAS]) protokollerine ilişkin farkındalıklarının ve mevcut peroperatif yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: Kardiyak cerrahi uygulanan hastalarda, 2019 yılında ERAS Kardiyak Derneği tarafından kanıta dayalı olarak bildirilen; preoperatif, intraoperatif ve postoperatif bakımla ilgili önerilere ilişkin bilgi, tutum ve davranışları değerlendiren 30 sorudan oluşan anket, e-posta ve yüz yüze basılı form aracılığıyla kardiyak cerrahide çalışmakta olan anestezi hekimlerine yöneltildi.
Bulgular: Çalışma örneklemini, kardiyak cerrahide çalışan 90 anestezi hekimi oluşturdu. Katılımcıların %31,1’inin ERAS protokolleri ile ilgili fikrinin olmadığı görüldü. Rutin HbA1C düzeyi ölçümü yapanların oranı %64,4, rutin albümin düzeyi ölçümü yapanların oranı %60, karbonhidrat yüklemesi uygulayanların oranı %8, topikal intranazal antimikrobiyal tedavi uygulayanların oranı %9,1, rutin traneksamik asit veya epsilon aminokapronik asit uygulayanların oranı %50 olarak saptandı. İntravenöz antibiyoterapi uygulama zamanı ile ilgili soruya katılımcıların %54,4’ü indüksiyondan hemen sonra, %13,3’ü cerrahiden 30 dakika önce yanıtını verdi. Akut böbrek hasarı saptanmasına yönelik biyobelirteçlerin (metalloproteinaz-2 doku inhibitörü ve insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein 7 gibi) ölçümünü yapan katılımcıların oranı %2,2 olarak saptandı. Katılımcıların %32,2’sinin analjezi amaçlı rejyonel anestezi tekniklerini kullandıkları belirtildi.
Sonuç: Kardiyak cerrahide anestezistlerin perioperatif uygulamaları ERAS kılavuzuyla uyumluluk göstermektedir ancak katılımcıların yaklaşık üçte biri, bu protokole ilişkin fikir sahibi olmadığını belirtti. Her geçen gün önemi artan ERAS protokolüne olan farkındalığın artırılmasına yönelik çalışmalar, kalp cerrahisinde hasta çıkış parametreleri açısından son derece önemlidir.
Objectives: This study is aimed at evaluating awareness of the anesthe-siologists working in cardiac surgery related to the perioperative ERAS protocols developed based on evidence and their existing perioperative approaches.
Methods: A survey of 30 questions evaluating the knowledge, atti-tudes, and behaviors related to the suggestions regarding perioperative, intraoperative, and post-operative care in the patients with cardiac surgery notified based on evidence in 2019 by the ERAS cardiac association has been directed to anesthesiologists working in the cardiac surgery through E-mail and face-to-face printed forms.
Results: The research sample consists of 90 anesthesiologists working in cardiac surgery. It is observed that 31.1% of the participants do not have any idea regarding ERAS protocols. The rate of those routinely measuring HbA1C level is detected as 64.4%, the rate of those routinely measuring albumin level as60%, the rate of those loading carbohydrates as 8%, the rate of those carrying out topical intranasal antimicrobial treatment as 9.1%, and the rate of those routinely applying tranexamic acid or epsilon-aminocaproic acid as 50%. As for the question on the time for IV anti-biotherapy application, 54.4% of the participants have given the answer as immediately after the induction, and 13.3%, the answer as 30 min after the surgery. The rate of the participants measuring the bioindicators toward detection of acute kidney injury has been detected as 2.2%. About 32.2% of them have stated that they use regional anesthesia techniques for analgesia purposes.
Conclusion: The perioperative applications of the an esthesiologists in cardiac surgery show compliance with the ERAS guideline; however, approximately one-third of the participants have stated that they do not have any idea related to this protocol. Works relating to increasing the awareness on ERAS protocol becoming more important with each pass-ing day are extremely significant in terms of patient discharge parameters in cardiac surgery.

4.Can Intraoperative Near-Infrared Spectroscopy Monitoring a Reliable Monitoring Method in Preventing Neurocognitive Dysfunction in Cardiac Surgery? Neurocognitive Monitoring Method in Cardiac Surgery
Nur Ürküt Baz, Pınar Karaca Baysal, Pınar Yıldırım özkan, Ömer Faruk Savluk
doi: 10.14744/GKDAD.2022.05668  Pages 122 - 128 (12 accesses)
Amaç: Calışmamızda, kalp kapak cerrahisi sırasında hastalarda, yakın infrared spektroskopisi kullanımıyla değerlendirilen serebral oksimetrideki değişikliklerin postoperatif norokognitif disfonksiyonu onlemede guvenilir bir takip yontemi olup olmadığının araştırılması amaclandı.
Yöntem: Mart 2014-Mart 2015 tarihleri arasında kalp kapak cerrahisi gecirecek, calışmayı kabul eden en az ilkokul mezunu 43 hasta (20 erkek, 23 kadın; yaş dağılımı 18-75 yaş) calışmaya dahil edildi. Tum hastalara induksiyon oncesinde ve operasyon suresince yakın infrared spektroskopisi ile serebral oksimetri takibi yapıldı. En duşuk ve ortalama rSO2 (rejyo-nel hemoglobin oksijen saturasyonu) değerleri kaydedildi. Yakın infrared spektroskopisi takibinde rSO2 değerinde %20 ve uzerinde duşme olup mudahalede bulunan gruba A grubu (n=18), %20’den daha az duşme olan gruba B grubu (n=25) şeklinde isim verildi. Kardiyopulmoner baypas yonetimi ve cerrahi protokolu tum hastalarda aynı şekilde uygulandı. Norokognitif değerlendirme operasyondan en az iki gun once, operasyondan bir hafta sonra yapıldı. Bu amacla minimental test, gorsel mekansal işlevler testi ve saat cizim testi uygulandı. Sonuclar istatistiksel olarak değerlendirildi.
Bulgular: A ve B grubundaki hastalar karşılaştırılmış benzer bulunmuştur. Gruplar arasında ameliyattan bir hafta sonra yapılan minimental test, gorsel mekansal işlevler testi ve saat cizim test değerleri arasında anlamı bir farklılık bulunmamıştır. Bu iki grup icin yoğun bakımda ve hastanede kalış acısından da anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Sonuç: Kalp kapak cerrahisinde serebral perfuzyon bircok nedenle bozulabilir. Bu durumun yakın infrared spektroskopisi ile takibi ve gereğinde intraoperatif mudahale postoperatif norokognitif fonksiyonları onlemede onemli olabilir duşuncesindeyiz.
Objectives: Our study aims to investigate whether changes in cerebral oximetry as assessed by the use of near infrared spectroscopy are a reliable monitoring method in preventing post-operative neurocognitive dysfunction in patients undergoing cardiac valvular surgery.
Methods: The study included 43 patients who were to undertake valvular cardiac surgery between March 2014 and March 2015 and agreed to take part in the study. All patients received cerebral oximetry monitoring by near-infrared spectroscopy before induction and during the operation. The group of patients who demonstrated a ≥20% decrease in cerebral oximetry and received intervention were called Group A (n=18), and the group of patients with a <20% reduction in cerebral oximetry was called Group B (n=25). Neurocognitive assessments were performed 2 days before and 1 week after surgery. The minimental test, visual-spatial functions test, and clock-drawing test were utilized for this purpose.
Results: Patients in groups A and B were compared in terms of age, gender, educational status, and additional disease status, and the groups were found to be similar. There was no difference between the two groups in terms of peroperative cardiopulmonary bypass times and cross-clamp times. There was no significant difference between the groups in the minimental test, visual-spatial functions test and clock drawing test values performed one week after the surgery. No significant difference was found in terms of intensive care and hospital stay for these two groups.
Conclusion: We believe that near-infrared spectroscopy monitoring against such a decrease and immediate intraoperative intervention as necessary based on near-infrared spectroscopy monitoring may be important in preventing post-operative neurocognitive dysfunctions.

5.The Effect of Variations in the Neutrophil/Lymphocyte Ratio on The Length of Post-Operative ICU Stay in Cases Diagnosed with Transposition of the Great Arteries
Hatice Dilek Özcanoğlu, Erkut Öztürk, Şerife Özalp, Selin Sağlam, İncila Ali Kahraman, Berra Tan Recep, Behzat Tüzün, Cansaran Tanıdır, Funda Gümüş Özcan, Ali Can Hatemi
doi: 10.14744/GKDAD.2022.48802  Pages 129 - 134 (15 accesses)
Amaç: Büyük arterlerin transpozisyonu yenidoğanlarda siyanotik kalp hastalığının önemli nedenlerinden biridir ve yaşamın ilk dönemlerinde cerrahi olarak tedavi edilmelidir. Son dönemlerde nötrofil/lenfosit oranı konjenital kalp hastalarında mortalite ve morbidite öngörüsü şeklinde yeni bir belirteç olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, arteryel switch operasyonu yapılan büyük arterlerin transpozisyonu tanılı olgularda nötrofil/lenfosit oranı değişikliklerinin yoğun bakımda kalış süresine etkisi araştırıldı.
Yöntem: Çalışma 1 Ocak 2021-31 Aralık 2021 tarihleri arasında pediatrik kardiyak yoğun bakım ünitesinde izlenen ve arteryel switch operasyonu gerçekleştirilen büyük arterlerin transpozisyonu tanılı yenidoğanlar üzerinde yapıldı. Operasyon öncesi ve sonrası (birinci, ikinci, üçüncü gün) nötrofil/lenfosit oranı değişiklikleri kaydedildi. Primer sonlanım noktası uzun yoğun bakım ünitesi süresi (pediatrik kardiyak yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, süre olarak en uzun yüzde 25’lik dilimde olması) olarak kaydedildi. Nötrofil/lenfosit oranı değişikliklerinin pediatrik kardiyak yoğun bakım ünitesinde kalış süresi üzerine etkileri incelendi.
Bulgular: Çalışma döneminde 45 olgu mevcuttu. Medyan yaş 3 gün (IQR 2-7 gün) ve medyan operasyon ağırlığı 3000 gram (IQR 2800-3100) idi. Olguların %51’i erkek, %49’u kızdı. Medyan mekanik ventilatörde kalış süresi, yoğun bakımda kalış süresi ve hastanede kalış süreleri sırasıyla 48 saat (IQR 24-96 saat), 6 gün (IQR 5-12) ve 12 gün (IQR 10-16) idi. Pediatrik kardiyak yoğun bakım ünitesinde kalış süresi >8 gün olarak saptandı. Dört (%8,8) hasta erken dönemde kaybedildi. Preoperatif nötrofil/lenfosit oranı değerinin >1,5 olması ve postoperatif üçüncü gün nötrofil/lenfosit oranı >2,1 olması pediatrik kardiyak yoğun bakım ünitesinde kalış süresini tahmin etmede güçlü belirteçlerdi.
Sonuç: Arteryel switch operasyonu yapılan büyük arterlerin transpozisyonu tanılı olgularda ameliyat öncesi ve postoperatif erken dönemdeki yüksek nötrofil/lenfosit oranı uzun yoğun bakım sürecinin değerlendirilmesinde iyi bir belirteçtir.
Objectives: In this context, the objective of this study is to investigate the effect of variations in the neutrophil/lymphocyte ratio on the length of post-operative intensive care unit (ICU) stay in cases that were diagnosed with transposition of the great arteries (TGA) and who subsequently underwent arterial switch operation (ASO).
Methods: This study was conducted with newborns that were diagnosed with TGA, followed up in the pediatric cardiac ICU, and who underwent ASO between January 1, 2021 and December 31, 2021. Variations in neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) were recorded before and after the operation (day 1, 2, and 3). The primary endpoint was deemed as the prolonged post-operative ICU stay. For the purposes of this study, a prolonged post-operative ICU stay (PCILOS) was defined as a post-operative ICU stay that falls within the 25th percentile of the lengths of stay with the most extended durations.
Results: The patient group comprised 45 patients. The median age of the patients was 3 (interquartile range [IQR] 2-7) days, and the median operation weight was 3000 (IQR 2800-3100) grams. Of the patients included in the study, 51% were male, and 49% were female. Median duration on a mechanical ventilator, the median length of ICU stay, and median length of hospital stay were 48 (IQR 24-96) hours, 6 (IQR 5-12) days, and 12 (IQR 10-16) days, respectively. PCILOS duration was determined as >8 days. Four (8.8%) patients died in the early period. Pre-operative NLR values of >1.5 and post-operative day-3 NLR values of >2.1 were found to be strong predictors of PCILOS.
Conclusion: The findings of this study suggest that high NLR values in the pre-operative and early post-operative period in patients that were diagnosed with TGA and who underwent ASO were good predictors of prolonged ICU stays.

6.Evaluation of the Effect of Del Nido and Cold Blood Cardioplegia on Renal Functions in the Surgery of Congenital Heart Diseases
Fatma Ukil Işıldak, Yasemin Yavuz, Sedat Arısüt, Abdullah Arif Yılmaz
doi: 10.14744/GKDAD.2022.71501  Pages 135 - 143 (13 accesses)
Amaç: Çalışmada, konjenital kalp hastalığı nedeniyle kalp cerrahisi geçiren çocuklarda del Nido ve soğuk kan kardiyoplejisinin böbrek fonksiyonlarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: Bu çalışma, prospektif olarak gerçekleştirildi. “Risk Adjustment for Congenital Heart Surgery (RACHS)” skoru 3’ün altında olan 119 pediatrik hasta, gruplandırma yazılımı kullanılarak kardiyopleji solüsyonunun tipine göre rastgele iki gruba (soğuk kan ve del Nido kardiyoplejisi) ayrıldı. Kardiyoplejiden önce ve sonra üre, kreatinin, tahmini glomerüler filtrasyon hızı ve renal yakın kızılötesi spektroskopi değerlerinin değişimi bu çalışmanın birincil sonuç ölçütleriydi.
Bulgular: Del Nido grubunda kardiyopulmoner baypas süresi (p<0,001), aort kros klemp süresi (p<0,001) ve ekstübasyon süresi (p=0,032) daha uzun, VIS-48. saat (p=0,048) değeri daha fazlaydı. Preoperatif değerlere göre 48. saatte üre artışı del Nido grubunda daha yüksekti (p=0,028). Kardiyopulmoner baypas süresindeki artışın üre (p=0,009) ve kreatinin (p=0,004) artışını, daha genç yaşta olmanın ise üre artışı (p=0,014) ve tahmini glomerüler filtrasyon hızındaki düşüşü (p=0,044) öngördüğü belirlendi.
Sonuç: Del Nido kardiyopleji uygulanan olgularda kardiyopulmoner baypas süresi, aort kros klemp süresi ve ekstübasyon süresi daha uzun olmasına rağmen, del Nido kardiyopleji yoğun bakım ünitesinde yatış süresi, mortalite oranları, VIS-başlangıç ve VIS-24. saat değerleri ve cerrahi sırasında renal yakın kızılötesi spektroskopi, kreatinin, tahmini glomerüler filtrasyon hızı ve üre değerlerinin değişimi açısından kan kardiyoplejisi kadar güvenlidir. Del Nido kardiyoplejisinin konjenital kalp hastalığı cerrahisinde kullanımı konusunda daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Objectives: We aimed to evaluate the effect of del Nido (DN) and cold blood (CB) cardioplegia on renal functions in children undergoing cardiac surgery for congenital heart disease (CHD).
Methods: This study was conducted prospectively. One hundred and nineteen pediatric patients with Risk Adjustment for Congenital Heart Surgery (RACHS) scores below 3 were randomly assigned using allocation software to two groups (CB and DN cardioplegia) according to the type of cardioplegia solution used. The change of urea, creatinine, estimated glomerular filtration rate (eGFR), and renal near-infrared spectroscopy (NIRS) values before and after cardioplegia were the primary outcome measures of this study.
Results: Cardiopulmonary bypass (CPB) duration (p<0.001), ACC duration (p<0.001), and extubation time (p=0.032) were longer and the VIS-48th h (p=0.048) value was higher in the DN group. The pre-operative versus 48th h increase in urea were higher in the DN group (p=0.028). The increase in CPB duration was predictive for the increase in urea (p=0.009) and creatinine (p=0.004), and younger age was a predictor for the increase in urea (p=0.014) and decrease in eGFR (p=0.044).
Conclusion: Although CPB duration, aortic cross-clamp times, and extubation times are longer in DN cardioplegia recipients, it is as safe as blood cardioplegia in terms of ICU LOS, mortality rates, VIS-initial and VIS-24th h values, and changing renal NIRS, creatinine, eGFR, and urea values during surgery. There is a need for more extensive research on the use of DN cardioplegia in CHD surgery.

7.Retrospective Comparison of Conscious Sedation and General Anesthesia in Endobronchial Ultrasound-Guided Transbronchial Needle Aspiration
Umut Kara, Deniz Doğan, Mehmet Emin İnce, Nesrin Öcal, Yakup Arslan, Fatih Şimşek, Gökhan Özkan, Sami Eksert, Mehmet Burak Eşkin, Serkan Şenkal, Cantürk Taşçı, Ahmet Coşar
doi: 10.14744/GKDAD.2022.26937  Pages 144 - 152 (20 accesses)
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bilinçli sedasyon (BS) ile genel anestezi (GA) altında uygulanan endobronşiyal ultrason eşliğinde transbronşiyal iğne aspirasyonunda (EBUS-TBİA) işlem özellikleri ve komplikasyon oranlarını karşılaştırmaktır. İkincil amaç ise genel anestezi için kullanılan hava yolu araçlarını değerlendirmektir.
Yöntem: Bu çalışmada, tersiyer bir hastanenin bronkoskopi merkezinde, Ocak 2017 ile Aralık 2021 tarihleri arasında EBUS-TBİA yapılan hastalar retrospektif analiz edildi. On sekiz yaş ve üstünde olup tıbbi verilerinde eksiklik olmayan tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar, BS ve GA olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar yaş, cinsiyet, “American Society of Anesthesiologist (ASA)” fiziksel statü, EBUS-TBİA, hasta başına düşen aspire lenf nodu işlem sayısı ortalaması ve işlem sırasındaki komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmadaki 773 hastanın 454’ü (%58,7) BS grubunda, 319’u (%41,3) GA grubundaydı. GA grubunda en sık klasik laringeal mask airway (LMA) (%92,1); LMA içinde de en sık 4 numara LMA (%71,7) kullanıldı. BS grubunda 308 (%68) hastaya midazolam, 146 (%32) hastaya midazolam+fentanil kombinasyonu uygulandı. EBUS-TBİA’da hasta başına düşen aspire edilen lenf nodu işlem sayısı ortalaması; GA grubunda BS grubuna göre daha yüksek bulundu (1,63’e karşı 1,32). BS grubunda, GA grubuna göre (%9,7’ye karşı %4,4) daha sık komplikasyon görüldü.
Sonuç: EBUS-TBİA’da GA'nın; hasta başına düşen lenf nodu sayısı ve komplikasyon oranları açısından, BS'ye göre daha etkili ve güvenli; klasik LMA’nın da uygun bir hava yolu aracı olduğu gösterildi.
Objectives: : The main objective of this study was to evaluate the procedure characteristics and complication rates of ultrasound-guided endobronchial transbronchial needle aspiration (EBUS-TBNA) performed under conscious sedation (CS) versus general anesthesia (GA). The airway devices used for GA were being evaluated as a secondary aim.
Methods: Patients who had EBUS-TBNA at our tertiary hospital’s between January 2017 and December 2021 were retrospectively studied. The study included all participants who were 18 years or older and had no missing medical data. The patients were divided into two groups: Those who had CS and those who had GA. Age, gender, ASA physical status, EBUS-TBNA mean number of lymph node (LN) per patient, and complications during the procedure were compared between groups.
Results: There were 454 patients (58.7%) in the CS group and 319 patients (41.3%) in the GA group in our sample of 773 patients. Classical laryngeal mask airway (LMA) (92.1%) was the most common in the GA group, whereas number 4 LMA (71.7%) was the most preferred in LMA. In EBUS-TBNA, the average number of aspirated LN procedures per patient was greater in the GA group than in the CS group (1.63 vs.1.32). Complications were more common in the CS group than in the GA group (9.7% vs. 4.4%).
Conclusion: The GA approach in EBUS-TBNA was shown to be more successful and safer than the CS approach in terms of number of LNs per patient and complication rates. We also determined that the classic LMA is an appropriate airway device in EBUS-TBNA.

8.Ultrasound-Guided Erector Spinae Plane Block for Carotid Endarterectomy: A Case Series
Ali Sait Kavaklı, Tayfun Sügür, Hayri Fatih Metinyurt, Arzu Karaveli, Burak Aksu, Kadir Sağdıç, Umut Verkal Pekgül
doi: 10.14744/GKDAD.2022.88156  Pages 153 - 157 (17 accesses)
Amaç: Erektor spina plan bloku torasik, abdominal ve lomber cerrahiler sonrası postoperatif analjezi amacıyla kullanılabilmektedir. Ayrıca servikal veya torasik bölgelerdeki bazı cerrahi işlemlerde intraoperatif anestezi sağlayabileceği de bildirilmiştir. Bu olgu serisinde, karotis endarterektomisi yapılan hastalarda erektor spina plan bloku uygulaması rapor edilmektedir.
Yöntem: Toplam 12 hastanın verileri analiz edildi. Demografik veriler, karotis klemp süreleri, ameliyat süreleri, intraoperatif ek lokal anestezik gereksinimi olan hasta sayısı, intraoperatif ek lokal anestezik miktarı, opioid gereksinimi, postoperatif ilk analjezik gereksinim zamanı, postoperatif ağrı skorları, postoperatif analjezik tüketimi ve hastanede kalış süreleri kaydedildi.
Bulgular: Verileri analiz edilen 12 hastanın 9'unda (%75) intraoperatif ek lokal anestezik ihtiyacı oldu. İntraoperatif ek lokal anestezik medyan [IQR [min-max)] değeri 6 (5-9 [3-12]) mL olarak tespit edildi. Toplam 10 (%83,3) hastada postoperatif analjezi gerekti. Postoperatif ilk analjezik gereksinimi medyan (IQR [min-max]) süresi 8 (5-10,5 [1-12]) saat olarak tespit edildi. Ortalama hastanede kalış süresi 3,1±0,6 gündü.
Sonuç: Karotis endarterektomisinde erektor spina plan bloku tek başına intraoperatif dönemde tam bir cerrahi anestezi sağlayamasa da postoperatif analjeziye katkısının yanı sıra nispeten düşük doz lokal anestezik takviyesi ile kombinasyon halinde diğer bölgesel anestezi tekniklerine bir alternatif olarak kullanılabilir.
Objectives: Erector spinae plane (ESP) block can be used for post-operative analgesia following thoracic, abdominal, and lumbar surgeries. Furthermore, it can provide complete surgical anesthesia in some procedures at cervical or thoracic regions. The case series describes use of ESP block in 12 patients who underwent carotid endarterectomy (CEA).
Methods: Data were analyzed from 12 patients. Patient characteristics, carotid clamping time, duration of surgery, number of patients requiring intraoperative supplemental local anesthetic, amount of additional local anesthetic administered by the surgeon, opioid requirements during the surgery, time to first requirement for analgesia in intensive care unit, pain scores, post-operative analgesic consumption, and hospital stay were recorded from the patients’ medical chart.
Results: Nine of 12 patients required intraoperative supplemental 2% lidocaine. The median (interquartile range [IQR] [range]) volume of lidocaine used for supplemental infiltration was 6 (5-9 [3-12]) ml. A total of 10 (83.3%) patients requested analgesia in the first 24 h postoperatively. The median (IQR [range]) time of first analgesic requirement postoperatively was 8 (5-10.5 [1-12]) h. Mean hospital stay was 3.1±0.6 days. Conclusion: Although erector spina plane block alone cannot provide complete surgical anesthesia in CEA, it can be used as an alternative to other regional anesthesia techniques in combination with relatively low-dose local anesthetic supplementation, as well as contributing to post-operative analgesia.

9.Percutaneous Dilatational Tracheostomy Applicatıons in Our Intensive Care Units: A 10-Year Retrospective Study
Şule Batçık, Tolga Koyuncu
doi: 10.14744/GKDAD.2022.94899  Pages 158 - 163 (14 accesses)
Amaç: Perkütan dilatasyonel trakeostomi, yoğun bakım ünitelerinde yaygın olarak kullanılmakta olan girişimsel bir işlemdir. Komplikasyon oranları düşük olan bu uygulama hasta konforunu artırır ve hava yolu yönetimini kolaylaştırır. Ancak işlem sırasında ve sonrasında erken ve geç dönem komplikasyonlar görülebilmektedir. Çalışmanın amacı, 10 yıllık süre içinde yoğun bakım ünitesinde uygulanan perkütan dilatasyonel trakeostomi girişimlerinin klinik değerlendirmesinin yapılmasıdır.
Yöntem: Çalışmamıza 2010-2020 yılları arasında cerrahi yoğun bakım ünitesinde ve anestezi yoğun bakım ünitesinde yatan ve perkütan dilatasyonel trakeostomi açılmış 18 yaş üstü 275 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, yatış tanıları, komorbid hastalıkları, APACHE-II ve Glasgow koma skoru puanları, yatış ve taburculuk tarihleri, trakeostomi açılma tarihleri, işlem sırasında ve sonrasında karşılaşılan erken ve geç dönem komplikasyonlar, dekanülasyon, nakil ve mortalite durumları retrospektif olarak tarandı.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 71,6±14,6 yıl olarak tespit edildi. Yoğun bakım ünitesi yatış günlerine ait APACHE-II puanları 23,3±7,6 ve Glasgow koma skoru puanları 7,5±3,5 idi. En yüksek mortalite (%22) iskemik veya hemorajik serebral hasar grubunda idi. Yoğun bakım ünitesinde mekanik ventilasyonda geçirilen süre 34,2±19,4; yoğun bakım ünitesinde geçirilen süre 37,2±20,5 gün olarak belirlendi. Trakeostomi açılma zamanı 16,3±7,7 gün olarak bulundu. Hastaların %33’üne erken (≤10 gün), %67’sine geç (>10 gün) dönemde perkütan dilatasyonel trakeostomi açıldı. İki yüz yetmiş beş hastanın 27’sinde (%9,8) komplikasyon gelişti. En sık görülen komplikasyonu kanama oluşturdu (%4,4). Sonuç: Perkütan dilatasyonel trakeostomi düşük komplikasyon oranları nedeniyle güvenli bir uygulamadır. Ancak yoğun bakım ünitelerinde farklı uygulamalarda sıklıkla kullanılan fiberoptik bronkoskopi ve ultrasonografinin perkütan dilatasyonel trakeostomi uygulamalarında da komplikasyonları azaltmada etkili olabileceğini düşünmekteyiz.
Objectives: Percutaneous dilatational tracheostomy (PDT) is an interventional procedure that is widely used in intensive care units (ICUs). This application, which has low complication rates, increases patient comfort and facilitates airway management. However, early and late complications can be seen during and after the procedure. The objective of this study was to perform the clinical evaluation of PDT interventions applied in the ICU over a 10-year period.
Methods: A total of 275 patients over the age of 18 who were hospitalized in the Surgical ICU and Anesthesia ICU and underwent PDT between 2010 and 2020 were included in the study. Patients’ age, gender, diagnosis of hospitalization, comorbid diseases, APACHE-II and Glasgow Coma Scale (GCS) scores, hospitalization and discharge dates, time to open tracheostomy, early and late complications encountered during and after the procedure, decannulation, transplantation, and mortality were retrospectively reviewed.
Results: The mean age of the patients was 71.6±14.6 years. During ICU admission, APACHE II scores were 23.3±7.6 and GCS scores were 7.5±3.5. The highest mortality (22%) was in the ischemic or hemorrhagic cerebral injury group. The duration of mechanical ventilation in the ICU was 34.2±19.4 days, and the length of stay in the ICU was 37.2±20.5 days. Time to open a tracheostomy was found as 16.3±7.7 days. PDT was performed in the early (≤10 days) period in 33% of the patients, and in the late (>10 days) period in 67% of the patients. Twenty-seven (9.8%) of the 275 patients develop complications with bleeding being the most commonly seen complication by 4.4%.
Conclusion: PDT is a safe procedure due to its low complication rates. However, we think that fiber optic bronchoscopy and ultrasonography, which are frequently used in different applications in ICUs, may also be effective in reducing complications in PDT applications.

10.Pneumothorax in Patients with COVID-19 in Tertiary Intensive Care
Şerife Gökbulut Bektaş, Demet Bölükbaşı, Baha Burak Konak, Ahmet Gökhan Akdağ, Aydan Çalışkan, Seval İzdeş
doi: 10.14744/GKDAD.2021.03371  Pages 164 - 171 (17 accesses)
Amaç: Çalışmanın amacı, üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) tanısı ile yatırılan ve pnömotoraks gelişen hastaların laboratuvar bulgularının klinik özellikleri ve tedavileri ile birlikte incelenmesi, pnömotoraks epidemiyolojisi ve risklerinin belirlenmesidir.
Yöntem: Çalışma; 1 Nisan 2020 ile 1 Ocak 2021 tarihleri arasında üç adet üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde (her biri 24 yataklı) takip edilen 681 COVID-19 hastasının elektronik kayıtları geriye dönük olarak incelenerek gerçekleştirildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar bulguları, mekanik ventilatör parametreleri ve akciğer görüntülemeleri geriye dönük olarak değerlendirildi.
Bulgular: COVID-19 geçiren 681 hastanın 22'sinde (%3,2) pnömotoraks ve 481'inde (%70,6) akut respiratuar distres sendromu (ARDS) tespit edildi. Tüm çalışma hastaları ARDS tanı kriterlerini karşıladı. Mortalite oranları tüm hastalarda %43.4 (296/681), ARDS'li hastalarda %52.8 (254/481), pnömotorakslı hastalarda ise %86,3 (19/22) idi. Hastalarda ortalama 17,4±4,8 gün içinde pnömotoraks gelişti. Semptomların başladığı 1. haftada hastaların bilgisayarlı tomografilerinde yaygın buzlu cam opa-siteleri, yama infiltratları ile heterojenik dağılım, alveolar eksüdalar, interstisyel kalınlaşma gözlendi.
Sonuç: ARDS'li COVID-19 hastalarında pnömotoraksın mortaliteyi önemli ölçüde artırdığını gözlemledik. Pnömotoraksın özelliklerinin anlaşılmasının ve önlenmesinin mortalitenin azaltılmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Objectives: Objective of the study was to examine the laboratory findings with clinical characteristics and treatments of patients who were hospitalized in a tertiary intensive care unit with the diagnosis of coronavirus disease 2019 (COVID-19) and developed pneumothorax and to determine epidemiology and risks of pneumothorax.
Methods: The study was conducted by retrospectively examining the electronic records of 681 COVID-19 patients who were followed up between 1 April 2020 and 1 January 2021 in 3 tertiary intensive care units (each was 24 beds). Patients demographic and clinical characteristics, laboratory findings, mechanical ventilator parameters and chest imaging were evaluated retrospectively.
Results: Pneumothorax in 22 (3.2%) of 681 with COVID-19 patients was detected and acute respiratory distress syndrome (ARDS) in 481 (70.6). All the study patients met ARDS diagnostic criterias. Mortality rates were 43.4% (296/681) in all patients, 52.8% (254/481) in patients with ARDS, and 86.3% (19/22) in patients with pneumothorax. Pneumothorax occurred in the patients within a mean of 17.4±4.8 days. The computed tomographies of patients were observed common ground-glass opacities, heterogenic distribution with patch infiltrates, alveolar exudates, interstitial thickening in the 1st week of their symptom onset.
Conclusion: We observed that pneumothorax significantly increased mortality in COVID-19 patients with ARDS. We believe that understanding and preventing the characteristics of pneumothorax will make an important contribution to mortality reduction.

11.The Importance of CMV Reactivation in COVID-19-Related ARDS Patients
Lerzan Doğan, Zeynep Tuğçe Sarıkaya, Bülent Güçyetmez, İbrahim Özkan Akıncı
doi: 10.14744/GKDAD.2022.40327  Pages 172 - 177 (16 accesses)
Amaç: Sitomegalovirüs reaktivasyonu, kritik hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Reaktivasyon için en önemli faktörlerden biri yeni gelişmiş veya var olan immünsüpresyondur. Akut solunum sıkıntısı sendromu olan koronavirüs hastalığı-19 (COVID-19) hastaları, immünsüpresyona neden olan çeşitli koşullardan etkilenebilir. Sitomegalovirüs reaktivasyonunun ve özellikle tahmin edici özelliklerinin netleştirilmesi, özellikle pandemi döneminde önem kazandı.
Yöntem: Bu çalışma, retrospektif ve gözlemsel bir kohort çalışmasıdır. 11 Mart 2020 ile 11 Mart 2021 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesine kabul edilen COVID-19 hastaları değerlendirildi. Tüm hasta bilgileri hastanenin elektronik kayıtlarından elde edildi. Trakeal örneklerde CMV DNA’nın ≥ 1000 kopya/mL olarak saptanması sitomegalovirüs reaktivasyonu olarak tanımlandı. Hastalar sitomegalovirüs reaktivasyonu olan ve olmayan hastalar olarak iki grupta değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma süresi boyunca, tüm COVID-19 akut solunum sıkıntısı sendromu hastalarından sadece 99'u çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşıladı ve 55 hastada (%55,6) sitomegalovirüs reaktivasyonu tespit edildi. Sitomegalovirüs reaktivasyonu saptanan hastalarda, yaş, beden kitle indeksi, APACHE-II skoru, hipertansiyon, kronik solunum yolu hastalığı, interlökin bloker kullanımı, steroid kullanım süresi, prokalsitonin ve T hücre düzeyi (CD-8) sitomegalovirüs reaktivasyonu olmayan hastalardan önemli ölçüde farklıydı. Ayrıca, sitomegalovirüs reaktivasyon grubundaki hastala-rın daha uzun yoğun bakım ve mekanik ventilasyon süresi ve daha yüksek mortaliteye sahip oldukları gözlemlendi.
Sonuç: COVID-19 ilişkili akut solunum sıkıntısı sendromu hastalarında sitomegalovirüs reaktivasyonu görülebilir ve bu durumun daha kötü sonuçlarla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. İnterlökin veya 12 günden fazla steroid kullanımı, obezite, yüksek prokalsitonin ve düşük CD-8 T lenfosit düzeyleri reaktivasyon için risk faktörleridir. Yoğun bakımda COVID-19 hastaları immünsüpresyon ve sitomegalovirüs reaktivasyonu açısından yakın izlenmelidir.
Objectives: Cytomegalovirus (CMV) reactivation is a significant cause of morbidity and mortality in critically ill patients. Existing or newly developed immunosuppression appears to be the main factor for reactivation. COVID-19 patients with acute respiratory distress syndrome can be affected by a variety of conditions that cause immunosuppression. Clarifying CMV reactivation and notably its predictive features became important during the epidemic.
Methods: This is a retrospective, observational, and cohort study. All COVID-19 patients admitted to the ICU between March 11, 2020 and March 11, 2021 were analyzed. All of the information was gathered from the hospital’s electronic records. CMV reactivation was defined as CMV DNA ≥1000 copies/ml in tracheal samples. The patient population was analyzed in two groups, namely, patients with CMV reactivation and patients without reactivation.
Results: During the study period, 99 of all COVID-19 ARDS patients fulfilled the inclusion criteria, and CMV reactivation was detected in 55 (55.6%) of them. Age, BMI, APACHE-II score, hypertension, chronic respiratory disease, the usage of interleukin blockers, the duration of steroid usage, procalcitonin (PCT), and CD-8 T-cell levels differed significantly from the patients without CMV reactivation. Furthermore, the reactivation group had longer ICU stays, longer durations of mechanical ventilation, and higher mortality.
Conclusion: CMV can be reactivated in critically ill COVID-19 ARDS patients, which appears to correlate with worse outcomes. Obesity, the usage of IL-blockers and steroids >12 days, high PCT, and low CD-8 T-cell levels appear to be risk factors. Critically ill COVID-19 patients should be closely monitored with regard to immunosuppression and CMV status.

12.Pneumothorax and Pneumomediastinum in Patients admitted to Intensive Care Unit with COVID-19 Pneumonia: A Single-Center Retrospective Analysis
Kazım Rollas, Taner Çalışkan, Tunzala Yavuz, Işıl Köse Güldoğan
doi: 10.14744/GKDAD.2022.54366  Pages 178 - 183 (20 accesses)
Amaç: Bu çalışmada, koronavirüs hastalığı-19 (COVID-19) pnömonisi nedeniyle üçüncü basamak yoğun bakım ünitesine başvuran hastalarda gelişen pnömotoraks ve pnömomediastinum sıklığının ve klinik özelliklerinin incelenmesi amaçlandı.
Yöntem: Yoğun bakım ünitesinde, 11 Mart 2020 ile 11 Ocak 2022 tarihleri arasında yatan COVID-19 hastaları geriye dönük olarak incelendi, pnömotoraks ve pnömomediastinum tanıları alan hastalar belirlendi. Pnömotoraks ve pnömomediastinum sıklığı ile klinik özellikleri araştırıldı. Bulgular: Yoğun bakım ünitesinde 11 Mart 2020 ile 11 Ocak 2022 tarihleri arasında yatan 720 hasta tarandı. Yirmi dört hastanın pnömotoraks veya pnömomediastinum olduğu izlendi (%3,3). On yedi (%70) hastada pnömotoraks, 14 (%58) hastada ise pnömomediastinum izlendi. Pnömomediastinum ve pnömotoraksın birlikte geliştiği hasta sayısı 7 (%29) idi. COVID-19 ile ilişkili pnömotoraks tek taraflı (n=16) ve sağ taraflı olma (n=11) eğiliminde idi. Hastaların 18’i (%75) pnömotoraks veya pnömomediastinum gelişimi sırasında invaziv mekanik ventilasyon, 5’ine (%20,8) noninvaziv mekanik ventilasyon uygulanmaktaydı. Bir hastada mekanik ventilasyon uygulanmıyorken pnömotoraks gelişti. COVID-19 hastalığı ile yoğun bakıma yatan, pnömotoraks veya pnömomediastinum gelişen hastalarda 60. günde ölüm oranı %75 (n=18) idi.
Sonuç: Pnömotoraks ve pnömomediastinum COVID-19’a bağlı pnömoni hastalarında gelişebilen mortalitesi yüksek komplikasyonlardır.
Objectives: This study aimed to examine the frequency, and clinical features of pneumothorax and pneumomediastinum cases in patients admitted to the intensive care unit due to coronavirus disease-19 (CO-VID-19) pneumonia.
Methods: We retrospectively screened the COVID-19 cases hospitalized in our intensive care unit between March 11, 2020, and January 11, 2022. Patients diagnosed as pneumothorax or pneumomediastinum were determined. The frequency and clinical features of pneumothorax and pneumomediastinum were investigated.
Results: Seven hundred and twenty patients hospitalized in our intensive care unit between March 11, 2020, and January 11, 2022 were screened. Twenty-four (3.3%) patients had pneumothorax or pneumomediastinum. Pneumothorax occurred 17 patients (70%), and pneumomediastinum in 14 patients (58%). The number of patients who developed pneumomediastinum and pneumothorax together was 7 (29%). COVID-19-associated pneumothorax tended to be unilateral (n=16) and right-sided (n=11). In 18 (75%) patients, pneumothorax or pneumomediastinum developed during invasive mechanical ventilation, 5 (20.8%) patients during non-invasive mechanical ventilation. One patient developed pneumothorax when mechanical ventilation was not applied. The mortality rate at 60 days was 75% (n=18) in patients who were admitted to the intensive care unit with CO-VID-19 and developed pneumomediastinum or pneumothorax.
Conclusion: Pneumothorax and pneumomediastinum are complications of COVID-19 pneumonia with high mortality rates.

13.The use of Therapeutic Hypothermia in Patients Having Cardiac Arrest
Gönül Erkan, Buket Özyaprak, Ferdane Aydoğdu Kaya, Dursun Topal, Yılmaz Apaydın, Nail Kahraman, Ayşe Baysal
doi: 10.14744/GKDAD.2021.03274  Pages 184 - 190 (16 accesses)
Amaç: Kardiyopulmoner resüsitasyon sonrası spontan kan dolaşımı geri dönen hastalarda yaşam kalitesinin yeniden kazanılmasında terapötik hipotermi uygulanmaktadır. Çalışmamızda kardiyopulmoner resüsitasyon sonrası terapötik hipoterminin etkilerini araştırdık.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmada terapötik hipotermi yapılan hastaların (Grup 1, n=32) bulguları normotermik hastaların (Grup 2, n=37) bulguları ile karşılaştırıldı. Kaydedilen veriler; demografik veriler, komorbid hastalıklar, kardiyak arrest nedenleri, kardiyak arrest ritimleri, spontan dolaşım dönüş süreleri, Glasgow koma skalası, derin tendon refleksi ve beyin sapı refleksi, ekstübasyon süreleri, yoğun bakımda kalış süreleri ve komplikasyonlardır.
Bulgular: Ekstübasyon süresi Grup 1’de (4,74±2,80 gün) Grup 2’den (9,55±10,16 gün) daha kısaydı. Yoğun bakımda kalış süresi Grup 1’de (7,96±5,10 gün) Grup 2’ye (13,40±11,40 gün) göre daha kısaydı. Epileptik nöbet aktivitesinin insidansı Grup 1’de (%16,2) Grup 2’ye (%46,9) göre daha düşüktü. Grup 1’de taburculukta değerlendirilen Glasgow koma skalası skoru daha yüksek olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05).
Sonuç: Kardiyak arrest sonrası kardiyopulmoner resüsitasyon işlemi ile spontan kan dolaşımı düzelen hastalarda terapötik hipotermi kullanımının yaşam kalitesinin düzelmesi üzerinde önemli ve olumlu etkileri olduğunu düşünüyoruz.
Objectives: Therapeutic hypothermia (TH) is applied to regain the quality of life in patients whose spontaneous blood circulation returns after cardiopulmonary resuscitation (CPR). In our study, we investigated the effects of TH after CPR.
Methods: The findings of patients who underwent TH (Group 1, n=32) were compared with those of normothermic patients (Group 2, n=37) in this retrospective study. Recorded data were demographic data, comorbid diseases, causes of cardiac arrest, cardiac arrest rhythms, return times of spontaneous circulation, Glasgow coma scale, deep tendon reflex and brainstem reflex, extubation times, durations of intensive care unit (ICU) stay, and complications.
Results: Extubation time in Group 1 (4.74±2.80 days) was shorter than in Group 2 (9.55±10.16 days). The length of stay in the ICU was shorter in Group 1 (7.96±5.10 days) compared to in Group 2 (13.40±11.40 days). Incidence of epileptic seizure activity was lower in Group 1 (16.2%) than in Group 2 (46.9%). Although Glasgow coma scale score evaluated at discharge was higher in Group 1, this difference was not statistically significant (p>0.05).
Conclusion: We consider that the use of TH in patients whose spontaneous blood circulation was restored by CPR procedure after cardiac arrest has significant and positive effects on recovering the quality of life.

CASE REPORT
14.Anesthetic Approach in a Case of Concurrent Off-Pump Coronary Bypass and Lung Resection
Elvin Kesimci, Deniz Sivrioğlu, Zeynep Kayhan
doi: 10.14744/GKDAD.2022.85698  Pages 191 - 194 (17 accesses)
Günümüzde yaşlı nüfus arttıkça, akciğer kanseri teşhisi konulan ve eş zamanlı cerrahi müdahale gerektiren kalp hastalığı olan hasta sayısı da artmaktadır. Bu hastaların bir kısmında preoperatif değerlendirmeler sırasında eş zamanlı akciğer kanseri veya koroner arter, kalp kapak hastalığına rastlanılmaktadır. Her iki durumda da hastanın anestezik yönetimi zordur. Biz de bu olguda eş zamanlı off-pump koroner arter baypas greftleme ve sol akciğer üst lobektomi uygulanan bir hastadaki anestezi deneyimimizi sunmayı amaçladık.
At present, as the elderly population increases, the number of patients with either heart disease or lung cancer also increases. Some of these patients are diagnosed to have concurrent lung cancer or coronary artery, heart valve disease during pre-operative evaluations. In both cases, the anesthetic management of these patients is challenging. In this case, we aimed to present our anesthesia experience in a patient who underwent concurrent off-pump coronary artery bypass grafting and left lung upper lobectomy.

15.Cesarean Delivery under Spinal Anesthesia in a Parturient Having Complete Atrioventricular Block without Pacemaker and Failed Spinal Anesthesia Management
Ülgen Öztürk Toyran, Gözde İnan, Esin Tekin, Dudu Berrin Günaydın
doi: 10.14744/GKDAD.2022.46548  Pages 195 - 199 (13 accesses)
Konjenital komplet atriyoventriküler blok nadir görülmesine rağmen gebelik ve doğum sırasında değişen kardiyovasküler fizyoloji ile mortal olabilmesi sebebiyle gebelerde oldukça önemli bir komorbiditeyi oluşturmaktadır. Konjenital komplet atriyoventriküler blok tanılı gebelerin sezaryenle doğumları için uygulanacak anestezi yöntemi konusunda tam bir uzlaşı bulunmamaktadır. Bu olgu sunumunda konjenital komplet atriyoventriküler bloklu gebenin nöroaksiyel anestezi altında planlanan sezaryenle doğumu sırasında başarısız spinal anesteziye yaklaşımımızı literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık.
Although congenital complete atrioventricular block (AVB) is rare, it constitutes a very important comorbidity in pregnant women, because it can be mortal due to the cardiovascular physiological changes during pregnancy and delivery. There is no consensus for anesthetic management of cesarean delivery of pregnant women with congenital complete AVB. In this case report, we aimed to discuss our approach to failed spinal anesthesia for a parturient with congenital AVB scheduled to undergo cesarean section under neuraxial anesthesia in the light of the literature.

RETRACTION
16.Retraction

Page 200 (15 accesses)
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale