ISSN 1305-5550 | e-ISSN 2548-0669
Journal of Cardio-Vascular-Thoracic Anaesthesia and Intensive Care Society - GKD Anest Yoğ Bak Dern Derg: 27 (2)
Volume: 27  Issue: 2 - 2021
1.Cover

Page I (1 accesses)

2.Editorial Consultants

Pages II - III

3.Contents

Pages IV - V

4.Publication Policies and Writing Guide

Pages VI - XII

REVIEW
5.Anesthesia for Liver Transplantation
Zeynep Ersoy, Nedim Çekmen, Adnan Torgay
doi: 10.5222/GKDAD.2021.57614  Pages 111 - 130 (1 accesses)
Ortotopik karaciğer transplantasyonu (OKT), son dönem karaciğer hastalarında (SDKH) altın standart tedavidir. SDKH’nın multisistemik fizyolojisini kavramak peroperatif transplant alıcı yönetiminde temeldir. OKT çok dinamik bir süreçtir, bu süreçte OKT hastalarında preoperatif dönemde multidisipliner yaklaşım ve optimizasyon şarttır. Bu hastaların anestezi yönetiminde hızlı dalgalanan hemodinamiye, fizyolojiye, metabolik ve koagülasyon durumuna odaklanılmalıdır. Derlememizde; literatür doğrultusunda OKT hastalarında, peroperatif ve anestezi yönetimini sunmayı amaçladık.
Orthotopic liver transplantation (OLT) is the gold standard treatment for patients with end-stage liver disease. Understanding of the multisystem physiology of end stage liver desease (ESLD) is fundamental to the management of transplant recipient. Since OLT is a very dynamic process, a multidisciplinary approach and optimization is essential in the perioperative period. During the management anesthesiologists should focus on significant hemodynamic instability, physiology, metabolic disturbance and coagulopathy of those patients. The aim of this review was to summarize peroperative and anesthesia management in line with the guidelines.

RESEARCH ARTICLE
6.Association of American Society of Anesthesiology and Modified Charlson Comorbidty Index Scores with Survival in Geriatric Patients Undergoing Thoracic Surgery
Fatih Doğu Geyik, Yucel Yuce, Banu Cevik, Kemal Saracoglu
doi: 10.5222/GKDAD.2021.21033  Pages 131 - 138 (1 accesses)
Amaç: Torasik cerrahi geçirmiş geriyatrik hastaların preoperatif American Society of Anesthesiology ve Modified Charlson Comorbidty Index skorları ile postoperatif sağkalım arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya elektif koşullarda göğüs cerrahisi geçirmiş 65 yaş ve üzeri 109 hasta dahil edildi.
Bulgular: İlk iki yıl içinde ölen hastaların daha yüksek American Society of Anesthesiology III-IV skorları (p=0.03), daha yüksek Modified Charlson Comorbidty Index skorları (p=0.04) ve daha düşük hemoglobin ve hematokrit değerleri (sırasıyla p=0.02 ve p=0.005) vardı. Geriyatrik hastalar arasında Modified Charlson Comorbidty Index skorlarının iki yıllık mortaliteyi öngörmede anlamlı derecede etkili olduğunu bulduk (AUC=0.648,% 95 CI: 0.516-0.780, p=0.02). ROC analizinde, Modified Charlson Comorbidty Index için en iyi kestirim değeri 7 olarak bulundu (duyarlılık: %79.7, özgüllük: %44.4).
Tartışma: Cerrahi prosedür için hastaların dikkatli seçimi, ileride mortalitede iyileşmeye katkıda bulunabilir. Preoperatif testlerdeki iyileştirmeler ile ayrıntılı hasta seçimi yapılmaya devam edilmelidir.
Objective: We aimed to evaluate the relationship between preoperative American Society of Anesthesiology and Modified Charlson Comorbidty Index scores and postoperative survival in geriatric patients who had undergone thoracic surgery.
Methods: A total of 109 patients aged 65 years and above who had undergone thoracic surgery under elective conditions were included in this retrospective study.
Results: Patients who died within the first postoperative two years had higher American Society of Anesthesiology III–IV scores (p=0.03), higher Modified Charlson Comorbidty Index scores (p=0.04), and lower hemoglobin and hematocrit values (p=0.02 and p=0.005, respectively). We found that Modified Charlson Comorbidty Index was significantly effective in predicting two-year mortality among geriatric patients (AUC = 0.648, 95% CI: 0.516–0.780, p=0.02). In the ROC analysis, the best predictive cut-off value for Modified Charlson Comorbidty Index was found to be 7 (sensitivity: 79.7%, and specificity: 44.4%).
Conclusion: The cautious choice of patients for the medical procedure has contributed to the improvement in mortality rates after some time, and with refinements in preoperative testing meticulous patient selection should be maintained.

7.Management of Anesthesia and Complications in Pulmonary Endarterectomy Operations
Atakan Erkılınç, Pınar Karaca Baysal
doi: 10.5222/GKDAD.2021.43760  Pages 139 - 146 (1 accesses)
Amaç: Kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon pulmoner vasküler yatakta meydana gelen obstrüksiyonlara bağlı gelişen kronik progresif bir hastalıktır. PEA ise; pulmoner arterdeki tromboembolik materyalin etkilenen damar yapılarından eksize edilerek yapıldığı kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon tanımlanmış cerrahi yöntemidir. Amacımız merkezimizde gerçekleştirilen PEA ameliyatlarındaki anestezi yönetimini ve komplikasyonlar karşısındaki yaklaşımlarımızı paylaşmaktır.
Yöntem: 2017-2020 Haziran ayları içerisinde yapılan 200 tane PEA olgusunun verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, preopretif solunum fonksiyon testleri, kardiyak kateterizasyon bulguları, peroperatif kardiyak output ölçüm değerleri, aortik kros klemp süreleri, ekstübasyon süreleri, yoğun bakım kalış süreleri, hastane yatış süreleri ve gelişen komplikasyonlar kaydedildi.
Bulgular: Hasta yaşlarının ortalama değeri 50.8, kadın/erkek oranı ise 108/92’dir. Hastaların indüksiyon sonrası yapılan termodilüsyon ölçümlerinde KO, PVR ve mPAP ortalama değerleri sırasıyla 4.4 l/min, 594 dyn/s/cm-5, 40 mmHg olarak saptanmıştır. Sternum kapatıldıktan sonra yapılan ölçümler ise yine aynı sırayla 6 l/min, 241 dyn/s/cm-5 ve 28 mmHg olarak belirtilmiştir. Hastaların yoğun bakım yatış süresi 4 gündür. Hasta grubumuzda %21 oranında rezidüel pulmoner hipertansiyon, %10 oranında reperfüzyon pulmoner ödem ve %4 oranında ise pulmoner kanama olmuştur.
Sonuç: PEA cerrahisinde dünyada deneyimli merkez sayısı oldukça azdır. PEA cerrahisi anestezi yönetimi ve komplikasyonlarının tedavisi oldukça zordur. Bu nedenle PEA cerrahisi deneyimli merkezlerde uygulanmalıdır.
Objective: Chronic thromboembolic pulmonary hypertension is a chronic progressive disease developing obstruction ocurring in pulmonary vascular bed. Pulmonary endarterectomy is the surgical procedure described in the management of chronic pulmonary hypertension which excises, and removes the obstructing thromboembolic material from the affected vascular structures. Our aim is to share our approaches to the management of anesthesia and complications in pulomanry endarterectomy operations performed in our center.
Methods: The data of 200 PEA cases conducted in June 2017-2020 were retrospectively analyzed. The demographic data of the patients, preoperative pulmonary function tests, cardiac catheterization findings, peroperative cardiac output measurement values, aortic cross clamp, extubation, intensive care unit, and hospital stay times and complications were recorded.
Results: Average age of the patients’ ages was 50.8 years, and female/male ratio was 108/92. In the thermodilution measurements of the patients after induction, mean values of CO, PVR and mPAP were determined as 4.4 l/min, 594 dyn/s/cm-5, 40 mmHg, respectively. The corresponding measurements made after the sternal closure were stated as 6 l/min, 241 dyn/s/cm-5 and 28 mmHg, respectively. The patients were hospitalized in the intensive care unit for 4 days. In our patient group residual pulmonary hypertension occurred in 21%, reperfusion pulmonary edema in 10% and pulmonary bleeding in 4% of the cases.
Conclusion: Only a very few centers in the world are experienced in PEA surgery. Anesthesia management and treatment of the complications of PEA surgery are quite difficult. Therefore, PEA surgery shl be performed in experienced centers.

8.Comparison of the Intraoperative Hemodynamic Effects of Remifentanil and Fentanyl in Pediatric Cardiac Surgery Anesthesia
Osman Uzundere, Fikret Salik, Cem Kıvılcım Kaçar, Aylin Erkul, Mustafa Bıçak, Onur Doyurgan, Fatih Özdemir
doi: 10.5222/GKDAD.2021.42650  Pages 147 - 154 (1 accesses)
Amaç: Bu prospektif gözlemsel çalışmanın amacı, pediyatrik kalp cerrahisinde intraoperatif analjezik olarak kullanılan remifentanil ve fentanilin hemodinamik etkilerini karşılaştırmaktı.
Yöntem: Hastalar intraoperatif analjezi amacıyla sürekli intravenöz remifentanil infüzyonu uygulananlar (Grup R) ve aralıklı intravenöz fentanil uygulananlar (Grup F) üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar hemodinamik özellikler ve intraoperatif komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalarda en sık görülen doğumsal kalp patolojisi ventriküler septal defektlerdi (% 32). İntraoperatif komplikasyonlar 21 hastada (%40) meydana geldi ve en sık görülen komplikasyon ventriküler fibrilasyondu (6 hasta, %11,5). Her iki gruptaki hastalar intraoperatif hemodinamik göstergeler açısından karşılaştırıldığında, Grup R’deki hastaların sternotomi sonrası ortalama arteriyel basınç değerleri Grup F’deki hastalara göre anlamlı olarak düşüktü (p=0,034). Diğer hemodinamik göstergeler açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. İki grup intraoperatif komplikasyonlar açısından karşılaştırıldığında, Grup F’de komplikasyon gelişen hasta sayısı daha yüksek olmasına rağmen fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,1).
Sonuç: Bu çalışma sonucunda pediyatrik kalp cerrahisi geçiren hastalarda intraoperatif hemodinamik stabilitenin sağlanmasında remifentanilin fentanil kadar etkili olduğu saptanmıştır.
Objective: The aim of this prospective observational study was to compare the hemodynamic effects of remifentanil and fentanyl, which are used as intraoperative analgesics in pediatric cardiac surgery.
Methods: Patients were divided into two groups as those who received continuous intravenous remifentanil infusion (Group R) or intermittent intravenous fentanyl for intraoperative analgesia (Group F). These groups were compared in terms of hemodynamic characteristics and intraoperative complications.
Results: The most common congenital cardiac pathology observed in the patients included in the study was ventricular septal defects (32%). Intraoperative complications occurred in 21 (40%) patients, and ventricular fibrillation was the most common complication (n=6; 11.5%). When the patients in both groups were compared in terms of intraoperative hemodynamic indicators, the mean arterial pressure values of the patients in Group R after sternotomy were significantly lower than those of the patients in Group F (p=0.034). No statistically significant difference was found between the two groups in terms of other hemodynamic indicators. When the two groups were compared in terms of intraoperative complications, the difference was not statistically significant although the number of patients with complications was higher in Group F (p=0.1).
Conclusion: As a result of this study, it was found that remifentanil was as effective as fentanyl in maintaining intraoperative hemodynamic stability in patients undergoing pediatric cardiac surgery.

9.Comparison of Mid-, and Late- Term Morbidity and Mortality Results of Surgical Endarterectomy Versus Endovascular Stent Implantation in Carotid Artery Stenosis
Ismail Selcuk, Nehir Selcuk, Murat Fatih Can, Ahmet Turan Yılmaz
doi: 10.5222/GKDAD.2021.63496  Pages 155 - 160
Amaç: Karotis arter darlığı serebrovasküler olaylarda önemli bir etyolojik nedendir ve tedavisinde endarterektomiye alternatif stent implantasyonu günümüzde yaygın uygulanmaktadır. Bu çalışmada karotis arter stenozu nedeniyle endarterektomi ve stent implantasyonu uyguladığımız hastaların orta ve geç dönem sonuçlarını karşılaştırdık.
Yöntem: Kliniğimizde 2008 ve 2014 yılları arasında karotis arter darlığı nedeniyle endarterektomi (Grup A, no: 27) ve endovasküler stent (Grup B, no: 22) implantasyonu yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tüm fizik muayeneleri, laboratuvar verileri ve radyolojik görüntülemeleri hastane veri tabanından kayıt altına alındı. Her iki grupta da orta (1-12 ay) ve uzun (> 12 ay) dönemde gelişen morbidite ve mortaliteler retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Orta dönemde; Grup A’da nörolojik komplikasyon ve restenoz görülmezken, Grup B’de 2 hastada (%9,09) inme, 2 hastada (%9,09) restenoz görüldü. Geç dönemde; Grup A’da nörolojik komplikasyon görülmezken, Grup B’de 3 hastada (%13,63) (p=0,048) inme, Grup A’da 1 hastada, Grup B’de 5 hastada (%3,7 ve %22,72, p=0,043) restenoz görüldü.
Sonuç: Karotis arter revaskülarizasyonunda endarterektomiyi ilk tercih olarak önermekteyiz. Perkütan yaklaşımları ise özellikle rekürren İKA stenozu olan ve distal karotis arter lezyonu olan yüksek riskli hastalarda öneriyoruz.
Objective: Carotid artery stenosis is an important etiological cause of cerebrovascular events and stent implantation is widely used as an alternative treatment to endarterectomy. In this study, we compared the mid and late-term results of carotid artery stenosis patients who underwent endarterectomy and stent implantation.
Methods: Patients who underwent endarterectomy (Group A, n: 27) and endovascular stent implantation (Group B, n: 22) due to carotid artery stenosis between 2008 and 2014 were included in the study. All examination, laboratory data and radiological images were collected from the hospital database. Morbidity and mortality developed in the mid (1-12 months) and late term (>12 months) periods were evaluated retrospectively.
Results: While there were no neurological complications and restenosis in the midterm in Group A, 2 patients (9.09%) had stroke and 2 patients (9.09%) had restenosis in Group B. In the late-term, while there were no neurological complications in Group A, stroke in 3 patients (13.63%) (p=0.048) in Group B, restenosis was observed in 1 patient in Group A and 5 patients in Group B (3.7% vs 22.72%, p=0.043).
Conclusion: We recommend endarterectomy as the primary approach for carotid artery revascularization and percutaneous approach especially in high-risk patients with recurrent ICA stenosis and distal carotid artery lesions.ry lesions.

10.Comparison of Postoperative Analgesia Efficacy of Preemptive Intravenous Ibuprofen and Paracetamol in Endovenous Laser Ablation under General Anesthesia
Onat Bermede, Volkan Baytaş
doi: 10.5222/GKDAD.2021.82712  Pages 161 - 165
Amaç: Venöz yetmezlik tedavisinde endovenöz teknikler çok sık uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, genel anestezi altında endovasküler lazer ablasyon uygulanacak hastalarda preemptif intravenöz ibuprofen ve parasetamolün akut ağrı skorları, opioid tüketimi ve hasta memnuniyeti üzerine etkilerini karşılaştırmaktır.
Metod: İndüksiyondan sonra Grup P’de 1 g Parasetamol ve Grup I’de 800 mg Ibuprofen ayrı bir intravenöz yolla yavaş infüzyon olarak uygulandı. Her iki ilaç taburculuğa kadar 6 saatte bir tekrarlanandı. Ağrı şiddeti için PACU'da ve ameliyat sonrası birinci, ikinci, altıncı saatlerde vizüel analog skala (VAS) kullanıldı. Akut ağrı durumunda (VAS ≥ 40) tedavi amaçlı 1 mg intravenöz morfin uygulandı. Taburculuk öncesi VAS skorları, hastanede kalış süresi, toplam opioid tüketimi ve hasta memnuniyeti değerlendirildi.
Bulgular: Toplam 82 hasta (Grup P'de 42 ve Grup I'de 40) dahil edildi. VAS skorları arasında fark yoktu. Toplam morfin tüketimi Grup P'de 0,33 ± 0,47, Grup I'de 0,30 ± 0,43 idi (p = 0,42). Hastanede kalış süresi Grup P'de 6,4 ± 1,7 saat, Grup I'de 6,2 ± 1,4 saat idi (p = 0,51). Taburculukta değerlendirilen hasta memnuniyet durumu benzer bulundu.
Sonuç: Genel anestezi altında EVLA uygulanan hastalarda preemptif intravenöz parasetamol ile ibuprofen arasında postoperatif akut ağrı skorları ve opioid tüketimi açısından fark yoktur. Bu tip ameliyatlarda her iki ilaç da güvenle uygulanabilir.
Objectives: The aim of this study is to compare the effects of preemptive intravenous ibuprofen and paracetamol on acute pain scores, opioid consumption and patient satisfaction in patients who will undergo endovascular laser ablation under general anesthesia.
Methods: After induction, 1 g Paracetamol for Group P or 800 mg Ibuprofen for Group I was administered as a slow infusion by a separate intravenous route. Both drugs were followed by a repeat dose every 6 h until discharge. Visual analogue scale (VAS) was used for pain intensity at PACU and after the first, second, sixth hour after surgery. In case of acute pain (VAS ≥ 40) 1 mg intravenous morphine was used as a rescue drug. VAS scores, length of stay, total opioid consumption and patient satisfaction status was evaluated before discharge.
Results: A total of 82 patients (42 in Group P and 40 in Group I) were included. There was no difference between the VAS scores. Total morphine consumption was 0.33 ± 0.47 in Group P, and 0.30 ± 0.43 in Group I (p = 0.42). Hospital length of stay was 6.4 ± 1.7 hours in Group P and 6.2 ± 1.4 hours in Group I (p = 0.51). Patient satisfaction status evaluated at discharge was found to be similar.
Conclusion: There is no difference between preemptive intravenous paracetamol and ibuprofen in patients undergoing EVLA under general anesthesia in terms of postoperative acute pain scores and opioid consumption. Both drugs can be safely applied in this type of surgery.

11.Age-related Hemodynamic Effects of Long-term Use of Dexmedetomidine During NIV.
Lerzan Dogan, Duygu Emine Guduk, Ilkay Kisa Ozdemir, Tugce Sarikaya
doi: 10.5222/GKDAD.2021.69370  Pages 166 - 170
Amaç: Yoğun bakım ünitesinde sedasyon ajitasyon ve strese yanıtını baskılamak ve non-invaziv ventilasyon gibi tıbbi müdahaleleri kolaylaştırmak açısından önemli rol oynar. Bu çalışmada amaç, yoğun bakımda akut solunum yetmezliği nedeniyle non-invaziv ventilasyon desteği alan hastalarda uzun süreli deksmedetomidin kullanımının yaşa bağlı hemodinamik etkilerini incelemek.
Yöntem: Hastane elektronik tıbbi kayıtlarından yaş, ek hastalık, deksmedetomidin dozları, hemodinamik parametreler, vazopressör kullanımı ve yoğun bakım kalış süresi gibi veriler kaydedildi. Azalmış ventriküler kontraktilite, hipotermi, septik şok, endokrin patolojiler ve beyin cerrahisi hastaları doğrudan hemodinamik instabiliteye neden olabileceklerinden çalışma dışı bırakıldı.
Bulgular: Hastalar dört grup halinde değerlendirildi: 18-39 (Grup I), 40-64 (Grup II), 65-80 (Grup III) ve >80 yaş (Grup IV). Seksen beş yaş ve üzerindeki ileri yaşlı hastaların deksmedetomidin başlangıcını takiben ortalama arter basıncında diğer gruplardan daha fazla azalma saptanmıştır (p=0.005*). Vazoaktif ajan kullanımı da aynı şekilde 85 yaş üstü olan hastalarda daha fazla görülmüştür (% 54,2, p=0,005). Yaş arttıkça, hipotansiyon ve vazopresör ihtiyaçlarının da arttığı saptanmıştır.
Sonuç: Deksmedetomidin yoğun bakımda NIV sırasında sedasyon gereksinimlerini karşılar. Yükleme dozu olmasa dahi hemodinamik dengesizlik gözlemlenebilir, bu nedenle yakın izlem gereklidir. Yaşlılarda deksmedetomidin mümkün olan en düşük dozda başlatılmalı ve cevaba göre titre edilmelidir.
Objective: Sedation in the intensive care unit plays a key role in patient management as it helps suppress agitation, increases tolerance to stress, and facilitates medical interventions, such as noninvasive ventilation (NIV) Our purpose was to determine the long-term hemodynamic effects of dexmedetomidine in elderly patients with acute respiratory failure who require NIV.
Methods: We recorded the data concerning age, comorbidities, doses of dexmedetomidine, hemodynamic parameters, use of vasopressors and length of ICU stay, from the hospital electronic medical recor system Due to the possibility of causing hemodynamic instability in ICU, patients with reduced ventricular contractility, hypothermia, septic shock, endocrine pathologies and neurosurgery cases, were excluded from the study.
Results: The patients were evaluated in four age groups: Group I: 18-39 years; Group II, 40-64 years; Group III, 65-80 years, and Group IV, aged >80 years The patients in group IV were found to be at a higher risk for a decrease in MAP following onset of dexmedetomidine treatment (p=0.005*). Notably, most of the vasoactive agents were used in patients over 85 years old (54.2%, p=0.005). With increasing age hypotension and vasopressor needs were found to exhibit a corresponding augmentation.
Conclusion: Dexmedetomidine meets requirements for sedation during NIV in the ICU. Even without loading dose the drug can induce hemodynamic instability, therefore close monitoring is necessary. In elderly, dexmedetomidine should be started at the lowest possible dose and slowly titrated according to the patient’s response.

12.Effects of Differences in Doses of Low-Molecular Weight Heparin in Severe COVID-19 Patients
Mine Altınkaya Çavuş, Hafize Sav
doi: 10.5222/GKDAD.2021.48343  Pages 171 - 174
Amaç: Şiddetli COVİD-19 hastalarında göze çarpan en önemli klinik bulgu endotel hasarıdır. Bu nedenle şiddetli COVİD-19 hastalarına antikoagülanların (heparin gibi) aktif olarak uygulanması önerilmektedir. Bu çalışmada amaç, tedavide kullanılan DMAH doz farlılıklarının, şiddetli COVİD-19 hastaları üzerindeki etkilerini araştırmaktır.
Yöntem: Çalışma, 3. basamak yoğun bakım ünitesinde, retrospektif olarak yapıldı. PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu) pozitif (+) hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik verileri, hastanede ve yoğun bakımda kalış süreleri, yoğun bakım yatışlarının son günündeki laboratuvar değerleri (D-dimer, CRP, kreatinin), mortalite ile invaziv mekanik ventilatör gereksinimleri kaydedildi. Grup O: antikoagülan almayan, grup 1: günde 1 doz enoksaparin sodyum: 40 mg (4000 anti-Xa IU’ya eşdeğer), grup 2: günde 2 doz enoksaparin sodyum: 1 mg/kg alan hastalardan oluşuyordu.
Bulgular: Çalışmaya toplam 191 hasta dâhil edildi. Hastalardan %45’i kadın (n: 86), %55’i erkekti. Ortalama yaş 67.6±13.8 olarak bulundu. Hasta sayıları; Grup 0: 12, Grup 1: 90, Grup 2: 89 idi. Grup 0’da 7 günlük mortalite %50, Grup 2’de %22,2, Grup 3’te %23,5 olarak saptandı (p değeri <0,05).
Sonuç: COVİD-19’lu kritik hastada yapılan yakın tarihli bir akciğer diseksiyonu raporunda; pulmoner küçük damarları tıkanma ve mikrotromboz oluşumu gösterilmiştir. DMAH’in profilaktik dozları daha sık kullanılmaktadır. Bazı çalışmalarda, septik hastaların erken teşhis ve spesifik tedaviden yarar sağlayabileceği öne sürülmüştür. Sonuç olarak, mobilizasyonu sınırlı olan ağır COVİD-19 hastalarında DMAH’in tüm dozları morbidite ve mortaliteyi azaltır.
Objective: The most prominent clinical finding in severe COVID-19 patients is endothelial damage. For these reasons, active administration of anticoagulants (such as heparin) is recommended to patients with severe COVID-19. The purpose of this study is to investigate the effects of different doses of low-molecular weight heparin (LMWH) on severe COVID-19 patients.
Methods: This study was performed retrospectively in intensive care unit of a tertiary referral hospital. PCR (polymerase chain reaction) positive (+) patients were included in the study. Patients’ demographic data, length of stay in the hospital and intensive care unit, laboratory values (D-dimer, CRP, creatinine) on the last day of intensive care stay, mortality and invasive mechanical ventilator needs were recorded. Group O: consisted of patients not receiving anticoagulants, and Group 1 received a single daily dose of 40 mg enoxaparin sodium (equivalent to 4000 anti-Xa IU), and Group 2 received 2 daily doses of 1 mg/kg enoxaparin sodium.
Results: A total of 191 patients were included in the study. 45% of the patients were female (n: 86), 55% were male. The mean age was found to be 67.6 ± 13.8. Patient numbers; group 0: 12, group 1: 90, group 2: 89. 7-day mortality was 50% in group 0, 22.2% in group 2, and 23.5% in group 3 (p value <0.05).
Conclusion: In a recent lung dissection report in critically ill patient with COVID-19; occlusion of pulmonary small vessels and formation of microthrombosis have been demonstrated. Prophylactic doses of LMWH are used more frequently. Some studies have suggested that septic patients may benefit from early diagnosis and specific treatment. As a result; in severe COVID-19 patients with limited mobilization, all doses of LMWH reduce morbidity and mortality.

LETTER TO THE EDITOR
13.Is Stroke The Main Determinant Of The Intensive Care Stay Duration In Coronary Artery Surgery?
Seher İrem Kıran, Fevzi Toraman
doi: 10.5222/GKDAD.2021.03780  Pages 175 - 176 (3 accesses)
Abstract | Full Text PDF

CASE REPORT
14.Why My Patient's Urine Was Green in Intensive Care Unit ?
Ezgi Balıkoğlu, Ahmet Arıkanoğlu, Ahmet Salih Tüzen, Elif Gözde Doktaş, Senem Girgin, Nagihan Karahan, Murat Aksun
doi: 10.5222/GKDAD.2021.66933  Pages 177 - 179 (1 accesses)
Giriş: İdrar analizi, yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) hasta takibinin önemli bir parçasıdır. BU olgu sunumunda yoğun bakım ünitemizde gördüğümüz yeşil renkli idrar görüntüsünü ve buna sebep olabilecek durumları incelemeyi amaçladık.
Olgu: 70 yaşında erkek hasta multilobar pnömoni nedeniyle yoğun bakım ünitemize başvurdu. İzleminde solunum sıkıntısı nedeniyle entübe edildi ve sedasyon için 15 mcg-1kg-1dk propofol infüzyonu başlandı. 16 saat sonra idrarın yeşil olduğu görüldü. İdrarda renk değişikliğine neden olabilecek faktörler değerlendirildi. Literatürdeki benzer vakalar nedeniyle infüzyon durduruldu. Olguya verilen toplam propofol miktarı 1200 mg’dı. İlacın kesilmesinin ardından 8 saat sonra idrar renginin normale döndüğü görüldü.
Sonuç: Propofolün nadir bir yan etkisi idrar renginin değişmesidir. Fenolik metabolitlerin atılımı hepatik klirensi aştığında idrar rengi değişebilir. Anestezi indüksiyonu veya sedasyon dozlarında bile görülebileceği bildirilmektedir. Gereksiz testlerin önlenmesi için propofol uygulamasının idrar rengini değiştirebileceğini, bunun önemli bir sorun olmayacağını ve ilacın kesilmesiyle rengin normale dönebileceğini bilmek önemlidir.
Introduction: Urine analysis is an important part of patient follow-up in intensive care unit (ICU). In this case report we aimed to examine the green colored urine image we see in our ICU and the conditions that may cause this.
Case: A 70-year-old male patient was admitted to our ICU due to multilobar pneumonia. During the follow-up, he was intubated due to respiratory distress and15 mcg-1kg-1min propofol infusion was started for sedation. It was observed that the urine was green after 16 hours. Factors that could cause color change in urine were evaluated. Infusion was stopped due to similar cases in the literature. The total amount of propofol administered to the patient was 1200 mg. It was observed that the urine color returned to normal 8 hours after the drug was discontinued.
Conclusion: A rare side effect of propofol is urine discoloration. Urine color may change when the excretion of phenolic metabolites exceeds hepatic clearance. It is reported that it can be seen even in anesthesia induction or sedation doses. It is important to know that the application of propofol may change the color of the urine, that this will not be an important problem and that the color may return to normal with the discontinuation of the drug, in order to prevent unnecessary tests.

15.Approach To A Difficult Intubation Case Caused by Tracheal Occlusive Secretions in ICU
Hatice Dilek Özcanoğlu, Başol Bay
doi: 10.5222/GKDAD.2021.22590  Pages 180 - 182
Zor havayolu, diğer bir deyişle trakeal entübasyonda güçlük yaşanması günlük pratikte oldukça sık karşılaşılabilen bir durumdur. Bilinmeyen veya beklenmeyen zor havayolu ile karşılaşıldığında hastaya hızlı bir şekilde müdahale edilerek sürecin etkin yönetilmesi hayat kurtarıcıdır. Bu olgu sunumunda kalp kapak cerrahisi operasyonu geçiren ve ekstübasyon sonrası yoğun bakım takibi sırasında trakeal kurut nedeniyle solunum sıkıntısı gelişerek tekrar entübasyon ihtiyacı doğan bir hasta sunulmuştur. Hastadaki beklenmedik zor entübasyon durumu, hızlı ve uygun yaklaşım ile etkin bir şekilde yönetilmiştir.
Difficult airway, in other means having problems during tracheal intubation, is quite comman in daily practice. When a unknown or unexpected difficult airway is faced, rapid intervention and appropriate management of the situation is life-saving. In this case report a patient who needed re-intubation due to respiratory distress caused by dry secretions in trachea during ICU follow-up after cardiac valve surgery. The process of unexpected difficulty in re-intubation was managed effectively by rapid and appropriate approach.

LookUs & Online Makale