ISSN 1305-5550 | e-ISSN 2548-0669
Journal of Cardio-Vascular-Thoracic Anaesthesia and Intensive Care Society - GKD Anest Yoğ Bak Dern Derg: 28 (4)
Volume: 28  Issue: 4 - 2022
OTHER
1.Frontmatters

Pages I - XII

RESEARCH ARTICLE
2.Analysis of Clinical Results for Decision Making for Short- and Long-Term Ventricular Support in INTERMACS I and II Patients
Sevinç Bayer Erdoğan, Osman Murat Baştopçu, Murat Acarel, Halit Er
doi: 10.14744/GKDAD.2022.64935  Pages 295 - 299
Amaç: INTERMACS profil I, II ile takip edilen son dönem kalp yetmezliği hastalarında cerrahi kalp yetmezliği tedavisi seçimi hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, transplantasyona köprü olarak ekstrakorporeal membran oksijenasyonu (ECMO) veya sol ventrikül destek cihazı (LVAD) uygulanan INTERMACS I ve II hastalarını analiz etmeyi amaçladık.
Yöntem: 2014 ve 2022 yıllarında INTERMACS profili I ve II'deki kritik klinik durum nedeniyle Grup 1: ECMO ve Grup 2: LVAD implante edilmiş olan 24 hasta geriye dönük olarak analiz edildi.
Bulgular: Mekanik destek dokuz hastada ECMO ve 15 hastada LVAD idi. Hastalar komorbiditeler veya kardiyak parametreler açısından farklı değildi. INTERMACS I-II hastasında toplam mortalite 17 (%70,8) idi. Mortalite, LVAD öncesi ECMO ve direkt LVAD implante edilen hastalar arasında farklılık göstermedi (p=0,669).
Sonuç: Her iki tip mekanik destek de oldukça ölümcül olacağından, şiddetli metabolik bozukluğu olan çoklu organ yetmezliğinde ECMO ilk tercih olacaktır. Öte yandan, organ yetmezliği veya metabolik bozukluk olmadığında LVAD tercih edilen tedavi olabilir. Ek olarak, hasta bazında nihai karar verilirken organ naklinin mevcudiyeti göz önünde bulundurulmalıdır.
Objectives: The choice of ventricular mechanical support for end-stage patients presenting with Inter-Institutional Registry for Mechanical Assisted Circulatory Support (INTERMACS) profiles I and II is still controversial. In this study, we aimed to analyze the INTERMACS I and II patients who underwent extracorporeal membrane oxygenation (ECMO) or left ventricular assist device (LVAD) as a bridge to decision.
Methods: Twenty-four patients were retrospectively analyzed as Group 1: ECMO and Group 2: LVAD implanted due to critical clinical status at INTERMACS profile I and II during 2014 and 2022.
Results: Mechanical support was ECMO in 9 patients and LVAD in 15 patients. The baseline characteristics of patients receiving ECMO and LVAD were not different in terms of comorbidities or cardiac parameters. Total mortality was 17 (70.8%) in INTERMACS I and II patients. Mortality did not differ between patients with ECMO and directly implanted LVAD. (p=0.669).
Conclusion: As both types of mechanical support will be highly mortal, in multiorgan failure with severe metabolic disorder, ECMO shall be the first choice. On the other hand, LVAD can be the therapy of choice when there is no organ failure or metabolic disorder. Additionally, the availability of organ transplantation should be considered in final decision making on a patient basis.

3.Differential Diagnosis of Postoperative Hyperlactatemia
Halim Ulugöl, Melis Tosun, Meltem Güner Can, Uğur Aksu, Fevzi Toraman
doi: 10.14744/GKDAD.2022.26234  Pages 300 - 305
Amaç: Koroner arter baypas greftlemesinde (KABG) postoperatif hiperlaktateminin ayırıcı tanısını yapabilmek ve erken müdahale edebilmek komplikasyonların önlenmesinde önemlidir. Biz de çalışmamızda bu ayırımı yapabilmek için noninvaziv monitörizasyon yöntemi olan “Near-Infrared Spectroscopy (NIRS)”den faydalanmayı amaçladık.
Yöntem: Etik kurul ve hasta onamı alınan, KABG planlanan 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş, ağırlık, vücut yüzey alanı, cinsiyet, vücut ısısı, preoperatif komorbiditeler, intraoperatif ve postoperatif hemodinamik parametreler, laktat ve diğer arteryel kan gazı değerleri, kardiyopulmoner baypas ve aortik kros klemp süresi, idrar çıkışı, kan ürünü ve inotropik ajan kullanımı kaydedildi. Bölgesel serebral oksijen satürasyonu (rSO2), hastanın alnına yerleştirilmiş bir sensör ve cihaz (INVOS 5100C, Medtronic) aracılığıyla sürekli olarak izlendi. Postoperatif periyot 10 zaman noktasına ayrıldı. T1 yoğun bakım ünitesine kabul, T2-T9 sırasıyla birer saat arayla yoğun bakım ünitesi takipleri, T10’da ise yoğun bakım ünitesinden çıkış olarak değerler kaydedildi.
Bulgular: Yoğun bakıma yatıştan 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8. saatlerdeki kalp hızı (atım/dakika), ortalama arter basıncı (mmHg), vücut sıcaklığı (°C), pH, pCO2 (mmHg), pO2 (mmHg), Hct (%) başlangıç zaman noktası (T1) ile karşılaştırıldığında anlamlı bir değişim tespit edilemedi (p>0,050). Postoperatif kan laktat düzeyinin ise T1’den T9 periyoduna kadar artma gösterdiği, ancak bu süreçte rSO2’nin ise buna paralel bir değişim göstermediği tespit edildi (p>0,05).
Sonuç: KABG sonrasında görülen erken hiperlaktateminin ayırıcı tanısında NIRS izlemi faydalı bir noninvaziv yöntemdir. Bu nedenle, hasta güvenliğini sağlamak için klinik pratikte postoperatif dönemde de NIRS izlemini tavsiye ediyoruz.
Objectives: It is important to make the differential diagnosis of post-operative hyperlactatemia and to treat it early to prevent complications in coronary artery bypass grafting (CABG). In our study, we aimed to use near-infrared spectroscopy (NIRS), a non-invasive monitoring method, to make this distinction.
Methods: Sixty patients who were planned for CABG and whose ethics committee and patient consent were obtained were included in the study. Age, weight, body surface area, gender, body temperature, intra-operative and post-operative hemodynamic parameters, lactate and other arterial blood gas values, cardiopulmonary bypass and aortic cross clamp time, urine output, blood product, and inotropic agent use were recorded. Regional cerebral oxygen saturation (rSO2) was continuously monitored through a sensor and device placed on the patient’s fore-head. The post-operative period was divided into 10-time points. Values were recorded as T1 admission to the intensive care unit (ICU), T2-T9 ICU follow-ups with 1-h intervals, respectively, and ICU exit at T10.
Results: Heart rate, mean arterial pressure, body temperature, pH, pCO2, pO2, Hct at 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, and 8 h after admission to the ICU when was compared with baseline time point (T1), no significant change was detected (p>0.050). We found that post-operative blood lactate level increased from T1 to T9 period, but rSO2 did not show a parallel change in this process (p>0.05).
Conclusion: NIRS monitoring is a useful non-invasive method in the differential diagnosis of early hyperlactatemia after CABG. Therefore, we recommend NIRS monitoring in the post-operative period in clinical practice to ensure patient safety.

4.Evaluation of the Effect of Low Cardiac Output Syndrome on Intestinal Flow After Arcus Aorta Surgery in Newborns
Dilek Yavuzcan Öztürk, Halise Zeynep Genç
doi: 10.14744/GKDAD.2022.89106  Pages 306 - 311
Amaç: Bu çalışmada, arkus aortaya cerrahi olarak müdahale edilmiş yenidoğanlarda erken dönemde gelişen düşük debi varlığının doppler ultrasonografi ile intestinal kan akımında olan değişikliklerin araştırılması amaçlandı.
Yöntem: Çalışma, 1 Ağustos 2021-1 Ağustos 2022 tarihleri arasında, operasyon sırasındaki yaşı 30 günden küçük ve arkus rekonstrüksiyo-nu operasyonu yapılmış olan yenidoğanlarda yapıldı. Düşük kalp de-bisi sendromu gelişen ve gelişmeyen olguların initial, 24. ve 48. saat doppler ultrasonografi ile intestinal akımları hesaplandı. Ölçüm yeri olarak çölyak (TC) arter kullanıldı. Her bir olgunun peak sistolik velosite (PSV), mean sistolik velosite (MV) ve end-diyastolik velosite (EDV) değerleri, direnç indeksi (RI) ve pulsatilite indeksi (PI) bulguları istatistiksel olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma döneminde 24 olgu mevcuttu. Olguların %70‘i er-kekti. Ameliyat sırasındaki median yaş 15 gün (IQR 12 gün-18 gün) ve median ağırlık 3,2 kg (IQR 2,9-3,4) idi. Olguların %25’inde (n=6) LCOS saptandı. LCOS gelişen ve gelişmeyen olguların başlangıç median PSV (72 vs. 76 cm/sn), EDV (27 vs. 30 cm/sn), MV (24 vs. 26), RI (0,79 vs. 0,75) ve median PI (1,60 vs. 1,75) değerleri birbirine benzerdi. LCOS gelişen ve gelişmeyen olguların 24. saat median PSV (55 vs. 66 cm/sn), EDV (21 vs. 27 cm/sn), median MV (18 vs. 24), median RI (0,84 vs. 0,76) ve median PI (1,65 vs. 1,78) değerleri arasında anlamlı fark vardı (p<0,05). LCOS gelişen ve gelişmeyen olguların 48. saat median PSV (75 vs. 80 cm/sn), EDV (30 vs. 32 cm/sn), MV (25 vs. 26), median RI (0,80 vs. 0,74) ve median PI (1,55 vs. 1,65) değerleri birbirine benzerdi.
Sonuç: Yenidoğanlarda arkus cerrahisi sonrasında düşük debi sendromu gelişenlerde 24. saatte doppler ultrasonografide intestinal kan akımını etkileyen değişiklikler saptanmıştır.
Objectives: Dynamic changes during arch surgery in newborns may cause ischemia and tissue damage as a result of decreased blood flow in critical organs. In this study, it was aimed to investigate the changes in intestinal blood flow with Doppler ultrasonography (USG) in the presence of low cardiac output in the early period in newborns who had surgical intervention in the aortic arch.
Methods: The study was carried out between August 1, 2021, and August 1, 2022, in newborns younger than 30 days of age at the time of the operation and who had undergone arch reconstruction surgery. The presence of low cardiac output in the cases was determined by low cardiac output syndrome (LCOS) scoring. Initial, 24th and 48th h intestinal flows of the cases with and without LCOS were calculated by Doppler USG. The celiac artery (TC) was used as the measurement site. Peak systolic velocity (PSV), mean systolic velocity (MV), and end-diastolic velocity (EDV) values, resistance index (RI) and pulsatility index (PI) findings of each case were evaluated statistically.
Results: There were 24 cases during the study period. 70% of the cases were male. The median age at the time of surgery was 15 days (IQR 12–18 days) and median weight was 3.2 kg (IQR 2.9–3.4). LCOS was detected in 25% of cases (n=6). Initial median PSV (72 vs. 76 cm/sec), EDV (27 vs. 30 cm/sec), MV (24 vs. 26), RI (0.79 vs. 0.75), and median PI (1.60 vs. 1.75) values of cases with and without LCOS were similar to each other. There was a significant difference between the values of 24th hour median PSV (55 vs. 66 cm/sec), EDV (21 vs. 27 cm/sec), median MV (18 vs.24), median RI (0.84 vs. 0.76), and median PI (1.65 vs. 1.78) of cases with and without LCOS (p<0.05). 48th h median PSV (75 vs. 80 cm/sec), EDV (30 vs. 32 cm/sec), MV (25 vs. 26), median RI (0.80 vs. 0.74), and median PI (1.55 vs. 1.65) values of cases with and without LCOS were similar.
Conclusion: Changes affecting intestinal blood flow were detected in Doppler USG at the 24th h in newborns who developed LCOS after arcus surgery.

5.Neuropathic Pain After Thoracotomy: Risk Factors and Incidence
Emel Gündüz, Hakan Keskin
doi: 10.14744/GKDAD.2022.84855  Pages 312 - 317
Amaç: Torakotomi operasyonu geçiren hastaların %25-75’inde yaklaşık iki ay ve daha uzun süre devam eden kronik persistan postoperatif ağrı; yıllarca hastaların yaşamlarını olumsuz yönde etkilemektedir.
Yöntem: Göğüs cerrahisi kliniğine Nisan 2017-Aralık 2019 tarihleri ara-sında farklı tanılarla başvurup torakotomi ya da video yardımlı torakoskopik cerrahi geçiren 18 yaşından büyük; operasyonun üzerinden üç ay veya daha uzun süre geçmiş hastalardan, poliklinik kontrolleri sırasında, daha önceden hazırlanmış olan “Torakotomi Sonrası Nöropatik Ağrı İnsidansı ve Risk Faktörlerinin Değerlendirilmesi” formunun doldurulması istendi. Yaş, cinsiyet, boy, kilo, beden kitle indeksi, ek hastalık, sigara ve alkol kullanımı ayrıca preoperatif hipnotik kullanımı gibi demografik bilgilerin yanında LANSS ağrı skalası üzerinden nöropatik ağrıların skoru saptandı.
Bulgular: Torakotomi sonrası nöropatik ağrı insidansını ve risk faktörlerini değerlendirdiğimiz 109 olgunun 74’ünde (%67,9) bir ek hastalık mevcuttu. Hipertansiyon 46 olgu (%42,2) ile en sık görülen hastalık iken diyabet 17 olgu (%15,6) ile en çok görülen ikinci hastalıktı. Bu parametre ile LANSS ağrı skorlaması karşılaştırıldığında anlamlıydı. Çalışmamızda 109 olguda LANSS skoru > 12’den 8 olguda (%7,3) kronik persistan postoperatif ağrı gelişti.
Sonuç: Çalışmamızda 109 olgudan sekizinde nöropati geliştiğini bu olguların hepsinin açık torakotomi olduğunu, duyu kaybı geliştiğini bunlardan beşinin algoloji polikliniğine başvurduğunu ve gabapentin başlandığını tespit ettik. Kalıcı torakotomi ağrısı önceden öngörülmeli, ağrının şiddetine özen gösterilmeli, gerekirse bireysel bazda analjezik yöntemler belirlenmelidir.
Objectives: Chronic persistent post-operative pain, which persists for about 2 months or longer in 25–75% of patients who underwent thoracotomy operation, adversely affects patients’ lives for years. In this study, we aimed to elucidate the etiology and incidence of neuropathic pain in patients undergoing thoracotomy.
Methods: Patients over the age of 18, who applied to the department of thoracic surgery with different diagnoses between 2017 and 2019 and underwent thoracotomy or video-assisted thoracoscopic surgery, and whose operation was performed 3 months before or more were asked to fill the previously prepared “Neuropathic Pain After Thoracotomy Incidence and Pain Evaluation of Risk Factors” form, during their polyclinic controls. In addition to demographic information such as age, gender, height, weight, body mass index, comorbidities, pre-operative hypnotic use, and neuropathic pain scores were also determined according to the LANSS pain scale.
Results: Of the 109 cases in which we evaluated the incidence and risk factors of neuropathic pain after thoracotomy, LANSS pain score was higher in females (p=0.03). The LANSS pain score was statistically significantly higher when viewed according to the smoking per pack/year.
Conclusion: If a thoracotomy is to be performed in female patients with heavy smoking, permanent thoracotomy pain should be prescribed, attention should be paid to the severity of the pain, and if necessary, individual analgesic methods should be determined.

6.Determination of EkoSonic Endovascular System Treatment According to Patient Characteristics in High-risk Pulmonary Embolism Patients
Ismail Selçuk, Nehir Selçuk, Mustafa Şimşek, Şebnem Albeyoğlu, Ahmet Turan Yılmaz
doi: 10.14744/GKDAD.2022.26986  Pages 318 - 325
Amaç: Pulmoner emboli (PE) kardiyovasküler ölümlerin en yaygın üçüncü nedenidir. PE hastaları; yüksek risk, orta yüksek risk, orta düşük risk ve düşük risk grupları olarak sınıflandırılır ve hastaya yönelik tedavi protokolleri bu sınıflara göre düzenlenir. Ekosonik endovasküler sistem (EKOS) trombüse yönelik tedavilerden biridir. Hastalara ait bireysel farklılıkların EKOS tedavi sonuçlarını nasıl etkileyeceği konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, yüksek veya orta yüksek riskli PE hastalarında EKOS tedavi sonuçlarını, yaş, cinsiyet ve klinik öykü gibi hastalara ait kişisel özelliklerin tedavi etkinliği ve güvenliğine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Bu çalışmada, yüksek riskli PE tanısı ile EKOS uygulanan 51 hasta geriye dönük olarak analiz edildi. Hastaların tamamında işlem öncesi ve sonrası arteryel kan gazı oksijen satürasyonu (SaO2), parsiyel oksijen basıncı (PaO2) değerleri, ekokardiyografide sağ ventrikül çapı, pulmoner arter basıncı ve triküspit yetersizliği, bilgisayarlı tomografide QS skoru kaydedildi. Ayrıca, PE ve derin ven trombozu lokalizasyonu, tam kan sayımı, hemoglobin, hematokrit, trombosit sayısı, üre, kreatinin değerleri minör ve majör kanama, tekrarlayan venöz tromboembolizm ve komplikasyon varlığı değerlendirildi. Elde edilen tüm veriler, kadın ve erkek gruplarında, 65 yaş üstü ve altı grubunda, altta yatan hastalık öyküsüne göre sınıflanan gruplarda karşılaştırıldı.
Bulgular: Tüm hastalarda işlem sonrası satürasyon ve parsiyel oksijen basıncının ortalaması, işlem öncesine göre daha yüksekti. Hemoglobin, hematokrit, kreatinin, sağ ventrikül çapı, pulmoner arter basıncı ve Qanad değeri ortalamaları işlem öncesine göre daha düşük tespit edildi (p<0,05). Altmış beş yaş üstü hastalarda işlem öncesi ve işlem sonrası sağ ventrikül çap farkı 65 yaş altı hastalara göre daha yüksek tespit edildi (p<0,05). Komplikasyon gelişen toplam 10 hastanın kendi içinde cinsiyet dağılımına bakıldığında hastaların 1 (%10)’i erkek, 9 (%90)’u kadındı.
Sonuç: Bu çalışma, yüksek riskli PE hastalarında EKOS’un etkin bir tedavi seçeneği olduğunu ve hastalar en kısa sürede multidisipliner mer-kezlere yönlendirilmeleri gerektiğini göstermektedir.
Objectives: Pulmonary embolism (PE) is the third most common cause of cardiovascular death. The EkoSonic Endovascular System is one of the treatments for thrombus. In this study, it was aimed to investigate the results of ECOS treatment and the effects of personal characteristics such as age, gender, and clinical history on the effectiveness and safety of treatment in patients with high or moderately high-risk PE.
Methods: In this study, 51 patients who underwent ECOS with the diagnosis of medium-high-risk PE were analyzed retrospectively. Arterial blood gas oxygen saturation, partial oxygen pressure (PaO2) val-ues, RV diameters, pulmonary arterial pressure (PAPs), and tricuspid regurgitation in echocardiography and Qanadli Score in computed tomography were recorded in all patients before and after the procedure. In addition, PE and deep vein thrombosis localization, complete blood count, hemoglobin, hematocrit, platelet count, urea, creatinine values, minor and major bleeding, recurrent venous thromboem-bolism, and presence of complications were evaluated. All the data obtained were compared in male and female groups, in the over 65 age group and in groups classified according to the history of the underlying disease.
Results: In all patients, the mean of saturation and PaO2 after the procedure was higher than before the procedure, the averages of hemoglobin, hematocrit, creatine, right ventricular (RV) diameter, PAP, and Qanad value were found to be lower than before the procedure (p<0.05). The RV diameter difference before and after the procedure was found to be higher in patients over 65 years of age than in patients under 65 years of age (p<0.05). Considering the gender distribution of ten patients with complications, 1 (10%) of the patients were male and 9 (90%) were female.
Conclusion: This study shows that ECOS is an effective treatment option in patients with high-risk PE.

7.Evaluation of Cerebral Oxygenation During One-lung Ventilation in Diabetic Patients Undergoing Lung Resection: A Prospective and Observational Study
Selda Şen, Salih Çokpınar, Imran Kurt Ömürlü, Sinem Sarı, Simge Alkut Kurum, Serdar Şen
doi: 10.14744/GKDAD.2022.49358  Pages 326 - 333
Amaç: Torasik cerrahide tek akciğer ventilasyonu (OLV) sırasında hipoksiye bağlı olarak serebral oksijenasyon azalabilir ve bu durum yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile noninvaziv olarak değerlendirilebilir. Yapılan çalışmalarda diyabetik hastalarda serebral dolaşımın etkisine bağlı olarak majör cerrahi sonrası nörobilişsel bozuklukların olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda akciğer rezeksiyonu yapılan diyabetik hastalarda intraoperatif serebral oksijen satürasyonu ve kan gazlarının incelenmesi amaçlandı.
Yöntem: Prospektif, gözlemsel çalışmamız akciğer rezeksiyonu uygulanan diyabetik ve diyabetik olmayan hastalarda planlandı. Operasyon sırasında NIRS değerleri ve hemodinamik parametreler kaydedildi. OLV ve çift lümenli ventilasyon (DLV) sırasında hastalardan santral venöz (ScvO2) ve arteriyel kan gazı örnekleri alındı. Tüm hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası kreatinin değerlerine bakıldı.
Bulgular: Çalışmamız diyabetik (n=19) ve diyabetik olmayan (n=21) akciğer rezeksiyonu uygulanan hastalarda yapıldı. OLV sırasında NIRS değerleri her iki grupta da ilk ölçümlere göre 30. dakikada düşerken, bu düşüş sadece diyabetik grupta operasyon boyunca devam etti. Operasyon boyunca her iki grupta hemodinamik ve ScvO2 değerleri benzerdi. Diyabetik hastalarda OLV 30. ve 60. dakika rSO2 değerleri ile postoperatif kreatinin değerleri arasında korelasyon bulundu.
Sonuç: Bu çalışmada, akciğer cerrahisinde OLV sırasında NIRS ile ölçülen serebral oksijen değerlerinin diyabetik hastalarda kontrol grubuna göre daha fazla düştüğü ancak patolojik sınırlar içinde olmadığı gösterildi.
Objectives: Cerebral oxygenation may decrease due to hypoxia during one lung ventilation (OLV) in thoracic surgery. Diabetic patients are at increased risk of cerebral and renal damage after major surgery due to microangiopathy. The primer aim of our study is to evaluate whether cerebral oxygenation is affected during OLV with near infrared spectroscopy (NIRS) and arterial/central venous oxygen saturation of the central venous blood (ScvO2) blood gases in diabetic patients. The secondary aim of our study is to investigate whether there is a relationship between cerebral oxygenation and changes in renal functions in diabetic patients.
Methods: Diabetic patients underwent lung resection between 2018 and 2021 were included in our prospective, case-controlled study. Regional oxygen saturation (rSO2) and hemodynamic parameters of the cases were recorded every 15 min from the pre-operative period to extubation. Central venous and arterial blood gas samples were taken from the patients during single lung ventilation and double lumen ventilation. They were recorded simultaneously with rSO2 and hemodynamic data. Pre-, post-operative creatinine values were checked.
Results: Fifty-two patients were included in the study. It was completed with 19 diabetic and 22 normal blood sugar patients. rSO2 decreased according to baseline measurements in both groups at 30 min during OLV. While rSO2 values were lower in OLV 60 min and throughout the DLV in diabetic patients, it was around basal values in control group. Hemodynamic data and ScvO2 values were similar. A correlation was observed be-tween rSO2 values and creatinine values during OLV in diabetic patients.
Conclusion: In our study, it was shown that cerebral oxygen values mea-sured by NIRS during OLV in lung surgery decreased more in diabetic patients than control group, but were not within the pathological limits.

8.Early and Late Findings and Treatments of Foreign Body Aspirations in Adults
Mehmet Değirmenci
doi: 10.14744/GKDAD.2022.54715  Pages 334 - 338
Amaç: Bu çalışmanın amacı, yabancı cisim aspirasyonlarının erken ve geç dönem tedavi, morbidite ve mortalitesini değerlendirmektir.
Yöntem: Ekim 2006 ile Ekim 2021 tarihleri arasında göğüs cerrahisi kliniğine başvuran yabancı cisim aspirasyonu olguları retrospektif olarak incelendi. Hastalar klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Tanı ve tedavi amacıyla fiberoptik veya rijit bronkoskopi uygulandı. Gereğinde torakotomi yapıldı.
Bulgular: Yaş ortalaması 38,30±16,60 yıl olan 23 hastanın 15’i (%65,21) erkek idi. Hastalardan 17’si (%73,91) erken dönemde, 6’sı (%26,09) geç dönemde başvurdu. Hastalardan 12’sinde (%52,17) risk faktörü vardı. Geç dönemde gelen hastalarda risk faktörü bulunma oranı erken dönemde gelenlere göre daha fazla idi (p=0,014). Hastalardan dördüne medikal tedavi uygulanırken, üç hastada yabancı cisim fiberoptik bronkoskopiyle, 10 hastada rijit bronkoskopiyle, altı hastada ise torakotomiyle çıkarıldı. Geç başvuruda bulunanlarda torakotomi ihtiyacı erken başvuranlara göre fazlaydı (p=0,001). En sık yerleşim yeri trakea ve sağ bronşiyal sistem, en sık rastlanan yabancı cisim toplu iğne idi. Hastaların 7’sinde (%30,43) komplikasyon gelişti. Geç dönemde başvuran hastalarda komplikasyon oranı daha fazlaydı (p<0,001). Mortalite görülmedi.
Sonuç: Erişkinlerde fark edilmeyen yabancı cisimler uzun dönemde ciddi komplikasyonlara yol açar. Risk faktörü taşıyan hastaların yakınları yabancı cisim aspirasyonu konusunda dikkatli olmalı ve aspirasyon şüphesi durumunda hemen bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.
Objectives: This study aims to determine the early and late treatment, morbidity, and mortality of foreign body aspiration (FBA).
Methods: The retrospectively analyzed FBA cases admitted to the thoracic surgery clinic. The patients were evaluated clinically and radiologically. Fiber optic or rigid bronchoscopy was used for diagnosis and treatment. Thoracotomy was performed when necessary.
Results: Of the 23 patients evaluated, 15 (65.21%) were male. The mean age was 38.30±16.60. Of the patients, 17 (73.91%) were admitted early, and 6 (26.09%) in the late period. Twelve (52.17%) patients had risk factors. Risk factors were higher in patients admitted later than in the early period (p=0.014). Medical treatment was sufficient in four patients. The foreign body (FB) was removed by fiber optic bronchoscopy in three patients, rigid bronchoscopy in ten patients, and thoracotomy in six patients. The thoracotomy rate in patients who came to the hospital late was higher than in those who came in the early period (p=0.001). The most common localization was the trachea and right bronchial system, and the most common FB was a pin. Complications developed in 7 (30.43%) patients. The complication rate was higher in patients admitted in the late period (p<0.001). No mortality was observed.
Conclusion: Unnoticed foreign bodies in adults can lead to severe complications in the long term. Relatives of patients with risk factors should be careful about FBA and immediately apply to a health institution in case of suspicion of aspiration.

9.Surgical Treatment Methods and Results in Complicated Pulmonary Hydatid Cyst
Fatoş Kozanlı, Mehmet Değirmenci, Ahmet Karslıgil
doi: 10.14744/GKDAD.2022.04875  Pages 339 - 344
Amaç: Pulmoner kist hidatik, Echinococcus granulosis’in neden olduğu parazitik bir enfestasyondur. Tüm ileri tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen morbidite %3,5–18, mortalite %0–2 arasındadır. Bu çalışmada, komplike pulmoner kist hidatik hastalığında kist rüptürü ile preoperatif/postoperatif komplikasyonlar arasındaki ilişkiyi ve tedavi yöntemlerini tartışarak mortalite ve morbiditenin azaltılmasına ilerleyen yıllardaki bilgi birikimi eşliğinde katkı sağlanması amaçlandı.
Yöntem: Çalışmada, 101 hastanın dosyaları geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, kist hidatik sayısı, rüptürü, semptomları, preoperatif ve postoperatif komplikasyonları, ameliyat tipi, hastanede kalış süreleri, takip süreleri ve mortalite oranları analiz edildi.
Bulgular: Ortalama yaş 39,2±18,2 idi. Hastaların 35'inde (%34,6) preoperatif komplikasyon gelişti. Olguların 54'ünde (%53,5) kist rüptürü saptandı. Rüptür varlığının preoperatif/postoperatif komplikasyonlar, semptomlar, rezeksiyon tercihi ve hastanede kalış süresi ile yüksek oranda ilişkili olduğu bulundu. Ameliyat öncesi en sık komplikasyon 18 (%17,8) olguda akciğer apsesi idi. Hastaların 30'unda (%29,7) ameliyat sonrası komplikasyon görüldü. Relaps tespit edilmedi. Mortalite 2 (%1,9) olguda meydana geldi. Lobektominin preoperatif komplikasyonlarla ilişkili olduğu bulundu. Komplike hidatik kistler yüksek morbidite ve uzun hastanede kalış süresi ile ilişkilendirilmiştir.
Sonuç: Pulmoner kist hidatik hastalığının küratif tedavisi cerrahidir. Komplike pulmoner kist hidatikte majör cerrahi ihtiyacı daha yüksektir. Kist rüptürü preoperatif/postoperatif komplikasyonlarla ilişkilidir. Komplike pulmoner kist hidatiği en erken zamanda, komplikasyonlar gelişmeden önce tedavi etmenin morbiditeyi, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini azaltacağını umuyoruz.
Objectives: Pulmonary cystic hydatidosis (PCH) is a parasitic infestation caused by Echinococcus granulosis. Despite all advanced diagnosis and treatment methods, morbidity is between 3.5 and 18% and mortality is between 0 and 2%. We aimed to contribute to the reduction of mortality and morbidity by discussing the relationship between cyst rupture and pre-operative/post-operative complications and treatment methods in complicated pulmonary hydatid disease with the knowledge gained in the following years.
Methods: The files of 101 patients were evaluated retrospectively. Patients’ age, gender, number of hydatid diseases, rupture, symptoms, pre-operative and post-operative complications, type of operation, length of hospital stay, follow-up periods, and mortality rates were analyzed. Results: The mean age was 39.2±18.2. There were pre-operative complications in 35 (34.6%) of the patients. Cyst rupture was detected in 54 (53.5%) of the cases. The presence of rupture was found to be highly correlated with pre-operative/post-operative complications, symptoms, preference for resection, and length of stay. The most common pre-operative complication was lung abscess in 18 (17.8%) cases. Post-operative complications were observed in 30 (29.7%) of the patients. No relapse was detected. Mortality occurred in 2 (1.9%) cases. Lobectomy was found to be associated with pre-operative complications. Complicated hydatid cysts were associated with high morbidity and prolonged hospital stay.
Conclusion: The curative treatment of pulmonary hydatid disease is surgery. The need for major surgery is higher in complicated PCH. Cyst rupture is associated with pre-operative/post-operative complications. We hope that treating PCH before complications develop will reduce morbidity, length of hospital stay, and therefore the cost of treatment.

10.Evaluation of the Pandemic Management and Treatment Approaches of the Doctors in the COVID-19 Pandemic: An Online Cross-sectional Study from Türkiye
Sinem Bayrakçı, Zehra Hatipoğlu, Nazire Ateş Ayhan, Nursel Sürmelioğlu, Dilek Özcengiz
doi: 10.14744/GKDAD.2022.87369  Pages 345 - 356
Amaç: Bu çalışma, tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs hastalığı (CO-VID-19) enfeksiyonunun tedavi ve yönetimine hekimlerin bakış açıları, dene-yimleri ve izledikleri yöntemleri değerlendirmek amacıyla planlandı.
Yöntem: Hekimlerin dahil edildiği bu çalışmada, elektronik ortamda 21 so-rudan oluşan bir anket yapıldı. Anket soruları hekimlerin COVID-19 pandemisinde uyguladıkları tedavi yöntemlerini, izledikleri kılavuzları ve kendi klinik deneyimlerini içermektedir.
Bulgular: Bu çalışma, 72 (%36,0) erkek ve 128 (%64,0) kadın olmak üzere toplam 200 hekim ile yapıldı. Hekimlerin yaş ortalaması 36,54±7,40 yıl idi. COVID-19 hasta yönetimi ve tedavisinde katılımcıların %78,5’i Sağlık Bakanlığı COVİD-19 Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberini (SYÇR), %60,5’i uluslararası güncel kılavuzları kullanmayı tercih etti. Hipoksemik hastaların oksijen destek yönetiminde ise katılımcıların %53,5’i kişisel tecrübe ve deneyimleri, %52,5’i Sağlık Bakanlığı COVID-19 SYÇR’yi, %51’i uluslararası güncel kılavuzları takip etmeyi tercih etti. Mesleki deneyim süresi ve çalışılan kurum ile tedavi yönetim tercihleri arasında istatistik-sel anlamlı ilişki vardır.
Sonuç: COVID-19 pandemi sürecinde hekimler tedavi ve hasta yönetiminde Sağlık Bakanlığı COVID-19 SYÇR’yi takip etmeyi tercih etti. Ulusal bilim kurullarının yeni gelişmeleri yakından takip edip resmi hükümet sağlık yetkilileri tarafından çevrim içi olarak yayımlanan COVID-19 ile ilgili güncellemelerin yapılması, sağlık çalışanlarının bilgi erişimindeki tercihleri açısından önem teşkil etmektedir.
Objectives: This study was planned to evaluate the perspectives, experiences, and methods followed by physicians on the treatment and management of COVID-19 infection, which affects the whole world.
Methods: In this study, in which physicians were included in the study, a questionnaire consisting of 21 questions was conducted in the electronic environment. The questionnaire questions included the treatment methods applied by the physicians during the COVID-19 pandemic, the guidelines they followed and their own clinical experiences.
Results: Our study was conducted with a total of 200 physicians, 72 (36.0%) men and 128 (64.0%) women. The mean age of the physicians was 36.54±7.40 years. In the management and treatment of COVID-19 patients, 78.5% of the participants preferred to use the Ministry of Health’s COVID-19 Outbreak Management and Study Guide (MHCOMSG) and 60.5% preferred to use the current international guidelines. In the oxygen support management of hypoxemic patients, 53.5% of the participants preferred to follow their personal experience and experience, 52.5% of them preferred to follow the MHCOMSG, 51% of them preferred to follow the current international guidelines. There is a statistically significant relationship between the duration of professional experience, the institution where the employee is working and treatment management preferences.
Conclusion: During the COVID-19 pandemic process, physicians preferred to follow the MHCOMSG in treatment and patient management. It is important for health-care professionals to follow new developments closely and to make updates on COVID-19 published online by official government health officials in terms of health workers’ preferences in accessing information.

11.Can Pneumothorax Developing in COVID-19 Patients be a Mortality Marker?
Mesut Öterkuş, Leman Acun Delen, Umut Sabri Kasapoğlu
doi: 10.14744/GKDAD.2021.50455  Pages 357 - 361
Amaç: Çalışmamızda koronavirüs hastalığı-19’un (COVID-19) nadir görülen bir komplikasyonu olan pnömotoraksın mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Hastanemizde COVID-19 tanısı nedeniyle yatırılarak tedavi edilen tüm hastalar tarandı ve pnömotoraks gelişen hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, yandaş hastalıkları, yatış gün sayısı, toraks tüpünün takılış günü ve süresi, hastaneye yatış esnasında yapılan laboratuvar bulguları hastane otomasyon sistemi ve hasta dos-yaları taranarak kaydedildi.
Bulgular: Çalışmamız için COVID-19 tanısı ile hastanede yatarak tedavi gören 10.800 hasta tarandı. Çalışmaya dahil edilen 32 (%0,296) hastada pnömotoraks gelişti. Çalışmaya dahil edilen hastaların %59,4’ü erkekti. Yandaş hastalık incelendiğinde %56,3 ile diabetes mellitus en sık eşlik eden hastalıktı. Bu hastalarda mortalite oranı %90,6 olarak hesaplandı.
Sonuç: Elde edilen veriler COVID-19 komplikasyonu olan pnömotoraksın ciddi mortalite artışına sebep olmaktadır. Koruyucu ventilasyon yöntemleri ile pnömotoraks gelişiminin önlenmeye çalışılmasının mortalitenin azaltılmasına katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Objectives: The purpose of this study is to investigate the effects of pneumothorax (PX), a rare complication of COVID-19, on mortality. Methods: All patients admitted to our hospital with the diagnosis of COVID-19 were screened, and patients who developed PX were included in the study. Patient demographics data, number of days of hospitalization for comorbidities, day and duration of thorax tube insertion, and laboratory findings during hospitalization were recorded by scanning the hospital automation system and patient records.
Results: For our study, 7485 patients hospitalized with the diagno-sis of COVID-19 were screened in intensive care unit. PX was detected in 32 (0.296%) of the patients. About 59.4% of these patients included in the study were male. DM was the most common comorbid condition at 56.3%. In these patients, the mortality rate was found to be 90.6%.
Conclusion: The data obtained indicate that PX, a COVID-19 complication, leads to a serious increase in mortality. We believe that using protective ventilation methods to avoid the development of pneumotarax will help to reduce mortality.

CASE REPORT
12.A Rare Complication After Central Venous Catheterization: Catheter Rupture
Dilek Çetinkaya, Mehmet Mutlu, Aykut Şahin
doi: 10.14744/GKDAD.2022.01328  Pages 362 - 364
Santral venöz kateterizasyon yaygın olarak kullanılmakta olan bir venöz damar yolu girişimi olup sıklıkla yoğun bakım ünitelerinde tedavi alan hastalarda, çeşitli cerrahilerde ve hemodiyaliz amacıyla kullanılmaktadır. Bunun için sıklıkla vena jugularis interna, femoral ven ve subklavyen ven ve daha nadir olarak da vena jugularis eksterna, bazilik ve sefalik venler kullanılmak-tadır. Santral venöz kateterizasyon uygulamalarında komplikasyonlarla karşılaşılmaktadır. Komplikasyonların erken dönemde hızla tespit edilip tedavi edilmesiyle morbidite ve mortalite önemli ölçüde azaltılabilmektedir. Bu yazıda, böbrek yetmezliği nedenli sağ vena jugularis internaya takılan kate-terin koparak vena kava inferiora göç etmiş bir hasta sunulmuştur.
Central venous catheterization is a widely used venous vascular access intervention and is often used in patients receiving treatment in intensive care units, in various surgeries and for hemodialysis. For this, the vena jugularis interna, femoral vein and subclavian vein, and more rarely the vena jugularis externa, basilic, and cephalic veins are used. Complications are encountered in central venous catheterization applications. Morbidity and mortality can be significantly reduced by rapid detection and treatment of complications in the early period. In this article, a patient with renal failure who was inserted into the right vena jugularis interna ruptured and migrated to the inferior venacava is presented.

13.Cold Agglutinin Detected in the Intraoperative Period: A Case of Coronary Bypass
Ayşegül Özgök, Aslı Demir, Eda Balcı
doi: 10.14744/GKDAD.2022.58561  Pages 365 - 367
Soğuk aglütinin hastalığı(SAH) eritrosit antijenlerine karşı oluşan otoimmün bir hastalıktır. Genellikle idiopatiktir ancak bazı enfeksiyonlar da tetikleyici olabilir. SAH, soğuğa maruz kalındığında periferik dolaşımda daha kolay düşen sıcaklıklarda aktif hale gelir, hemoliz veya aglütinasyon oluşmasına neden olur. Bu yazıda, SA oluşumu intraoperatif dönemde ortaya çıkan bir koroner baypas olgusunun yönetimi sunuldu. 46 yaşında diyabetik ve hipertansif erkek hastanın 2 ay önce COVID-19 geçirdiği öğrenildi. Yeterli heparinizasyon ile kardiyopulmoner baypas(KPB) başlatılan hasta 32°C’ye soğutuldu. Operasyon sırasında kardiyopleji gönderim hattında(+1°C) çökmeler olduğu farkedildi. ACT değerleri normal sınırlar içinde olan hastanın otolog kanında aglüti-nasyonlar oluştuğu gözlendi. KPB ardından operasyon sorunsuz bitirildi ve hasta 5. gün şifa ile taburcu oldu. Periferik yayma ve immünolojik testlerin sonuçlarıyla SAH tanısı konuldu. SAH olanlarda preoperatif dönemde antikor konsantrasyonu ve termal amplitüdün belirlenmesi hemolizin derecesini öngörmek açısından oldukça önemlidir. Bu tür hastalar ameliyata hazırlanırken odanın, hastanın ve sıvıların ısıtılması, normotermik KPB planlanması, ılık kardiyopleji kullanılması gerekir. SAH ve COVID-19 ilişkisi literatürde yer bulmaya başlamıştır. Sunduğumuz hasta 2 ay önce COVID-19 enfeksiyonu geçirmişti, soğuk aglütinin bu yüzden indüklenmiş olabileceği gibi idiopatik olarak da ortaya çıkmış olabilir. Günümüzde birçok insanın COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş olabileceği göz önüne alındığında özellikle kalp cerrahisinin perioperatif döneminde dikkatli olunmalıdır.
Cold agglutinin disease(CAD) is an autoimmune disease that occurs against erythrocyte antigens. It is usually idiopathic, but some infections can also be a trigger. CAD becomes active in the peripheral circulation at lower temperatures more easily when exposed to cold, causing hemolysis or agglutination. In this article, the management of a coronary bypass case with CA formation in intraoperative period is presented. A 46-year-old diabetic and hypertensive male patient had COVID-19 2 months ago. Cardio-pulmonary bypass(CPB) was initiated with adequate heparinization, and the patient was cooled to 32°C. It was noticed that there were clots in the cardioplegia delivery line(+1°C). Agglutinations were observed in the autologous blood of the patient whose ACT values were normal. After CPB, the operation was completed without any problems and the patient was discharged on the 5th day with recovery. A diagnosis of CAD was made with the results of peripheral smear and immunologic tests. Determination of antibody concentration and thermal amplitude in the preoperative period in patients with CAD is very important. While preparing such patients for surgery, heating of room, patient, fluids, planning of normothermic CPB, and using warm cardioplegia are required. The relationship between CAD and COVID has started to take place in the literature. The patient we presented had a COVID 2 months ago, cold agglutinin may have been induced by COVID or may have arisen idiopathic. Considering that many people may have had a COVID nowadays, care should be taken especially in the perioperative period of cardiac surgery.

14.Anesthesia Management in a Pediatric Patient with Pulmonary Hydatid Cyst
Ebru Emre Demirel, Özlem Turhan, Başak Erginel, Naila Mustafayeva, Meltem Savran Karadeniz
doi: 10.14744/GKDAD.2022.43043  Pages 368 - 372
Hidatik kist Echinococcus granulosus’un etken olduğu, çoğunlukla köpek dışkısı yoluyla insana bulaşan parazitik bir hastalıktır. Vücutta her organda görülebilmekle birlikte çocuklarda en sık tutulan organ akciğerdir. Akciğer hidatik kisti asemptomatik olabileceği gibi göğüs ağrısı, öksürük, nefes darlığı, hemoptizi gibi şikayetlere de neden olabilir. Hidatik kist tedavisi öncelikli olarak cerrahidir. Operasyon sırasında kistin rüptüre olması ile anafilaktik şok ve hatta ölüme kadar gidebilen durumlar görülebilmektedir. Hidatik kist operasyonu sırasında ani gelişen taşikardi ve ortalama arter basıncında düşme durumunda diğer olasılıklar ekarte edildikten sonra anafilaksi ihtimali unutulmamalıdır. Hidatik kist nedeniyle ameliyat edilecek hastalarda anafilaksi gelişebileceğinin akıl-da tutulması ve bu konuda hazırlıklı olunmasının mortalite ve morbidite üzerinde anlamlı olumlu etkisi bulunacağını düşünmekteyiz. Biz bu olgu sunumunda, akciğer hidatik kistinin cerrahi eksizyonu sırasında meydana gelen kist rüptürünü takiben gelişen anafilaktik reaksiyona ait anestezi deneyimimizi aktarmayı amaçladık.
Hydatid cyst is a parasitic disease caused by Echinococcus granulosus and transmitted to humans mostly through canine feces. Although it can settle in every organ in the body, the most frequently involved organ in children is the lung. As well as being asymptomatic, pulmonary hydatid cyst may cause complaints such as chest pain, cough, shortness of breath, and hemoptysis. Hydatid cyst treatment is primarily surgical. With the rupture of the cyst during the operation, anaphylactic shock and even death can be seen. In case of sudden onset of tachycardia and decrease in mean arterial pressure during hydatid cyst operation, the possibility of anaphylaxis should be kept in mind after excluding other possibilities. We think that keeping in mind that anaphylaxis may develop in patients who will undergo surgery for hydatid cyst and being prepared for this will have a significant positive effect on mortality and morbidity. In this case report, we aimed to present our anesthesia experience of anaphylactic reaction following cyst rupture during surgical excision of lung hydatid cyst.

15.Combined use of Fast Track Anesthesia and Minimal Extracorporeal Circulatory Systems in an Advanced Age and Comorbid Patient Undergoing Coronary Artery Bypass Surgery
Selma Fiş Topaloğlu, Melek Eroğlu, Ali Kemal Arslan, Engin Ertürk
doi: 10.14744/GKDAD.2022.81488  Pages 373 - 377
Koroner arter baypas cerrahisi uygulanacak olan ileri yaş ve ek sistemik hastalıkları mevcut olan hastalarda mortalite ve morbidite riski yüksektir. Bu nedenle seçilen anestezi yöntemi ve cerrahi yaklaşım önem kazanmaktadır. Fast track kardiyak anestezi (FTKA) protokolü ile hastane ve yoğun bakım ünitelerinde kalış süresinin kısalması, dolayısıyla ileri yaş ve komorbid hastalarda mortalite ve morbidite riskinin azalması sağlanmaktadır. Son yıllarda açık kalp cerrahisinde konvansiyonel vücut dışı dolaşım sistemleri modifiye edilerek minimal ekstrakorporeal dolaşım sistemleri (MECC) kullanımı yaygınlaşmaya başladı. MECC ile konvansiyel sistemde görülen sistemik inflamatuvar cevap azaltılır. Bu yazıda, 81 yaşında komorbiditeleri olan bir hastada başarı ile uyguladığımız FTKA protokolü ve MECC kullanımı birlikteliği sunuldu. Hastaya üçlü koroner arter baypas cerrahisi uygulandı ve postoperatif altıncı gününde şifa ile taburcu edildi. Koroner arter baypas cerrahisi uygulanacak olan ileri yaş ve ek sistemik hastalıkları mevcut olan hastalarda seçilen anestezi yöntemi (FTKA) ve cerrahi yaklaşım (MECC) ile risklerin azaltılabildiği ve başarılı sonuçların elde edildiği kanaatindeyiz.
The risk of mortality and morbidity is high in patients with advanced age and additional systemic diseases who will undergo coronary artery bypass surgery. For this reason, the chosen anesthesia method and surgical approach gain importance. With the “Fast track cardiac anesthesia” (FTKA) protocol, the length of stay in hospitals and intensive care units is shortened, thus reducing the risk of mortality and morbidity in elderly and comorbid patients. In recent years, the use of Minimal Extracorporeal Circulatory Systems (MECC) has become widespread by modifying conventional extracorporeal circulatory systems in open heart surgery. With MECC, the systemic inflammatory response seen in the conventional system is reduced. In this article, we present the combination of FTCA protocol and MECC use, which we successfully applied in an 81-year-old patient with comorbidities. Our patient underwent triple coronary artery bypass surgery and was discharged on the 6th post-operative day with full recovery. We believe that the risks can be reduced and successful results are obtained with the anesthesia method (FTKA) and surgical approach (MECC) chosen in patients with advanced age and additional systemic diseases who will undergo coronary artery bypass surgery.

LookUs & Online Makale