ISSN 1305-5550 | e-ISSN 2548-0669
Göğüs-Kalp-Damar Anestezi ve Yoğun Bakım Derneği Dergisi - GKD Anest Yoğ Bak Dern Derg: 28 (3)
Cilt: 28  Sayı: 3 - 2022
DIĞER
1. 
Frontmatters
Frontmatters

Sayfalar I - XII (336 kere görüntülendi)

DERLEME
2. 
Yoğun Bakım Ünitesinde COVID-19 Virolojik Testlerinin Akılcı Kullanımı
Rational Use of COVID-19 Virological Tests in Intensive Care Unit
Lerzan Doğan, Ali Ağaçfidan
doi: 10.14744/GKDAD.2022.94557  Sayfalar 201 - 205 (577 kere görüntülendi)
Koronavirüs hastalığı-19 (COVID-19) pandemisi gerek tanıda gerekse asemptomatik kişilerin tespitinde mikrobiyolojik tanı yöntemlerinin vazgeçilmez olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır. Günümüzde gerçek zamanlı revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu halen COVID-19 tanısı için altın standart tanı yöntemi olarak kabul edilmektedir, ancak testin doğruluğu alınan örneğin zamanlamasına ve kalitesine göre değişebilmektedir. Özellikle hastalığın ileri evrelerinde nazofarengeal veya orofarengeal sürüntü örneklerinin ya da hızlı antijen testlerinin negatif olarak sonuçlanması bu hastaların kesin olarak virüsü taşımadıkları anlamına gelmez. Ciddi sayıda COVID-19 hastasının geç dönemde yoğun bakım ve mekanik ventilasyona ihtiyacı olduğu düşünüldüğünde, nereden ve ne zaman numune alınması gerektiği iyi değerlendirilmelidir. Alt solunum yolu örneklerinde viral RNA bulma şansı üst solunum yolu örneklerine göre daha fazladır. SARS-CoV-2 ile enfekte hastaların yoğun bakım ünitesinde kullanılan virolojik tanı metodolojileri ve teknik öneri-ler bu yazıda özetlendi. Amacımız, güvenilir bir virolojik tanı için doğru zamanda doğru yerden örnek alınması gereksinimini vurgulamaktır.

ARAŞTIRMA
3. 
Açık Kalp Cerrahisi Geçiren Hastalarda Kardiyopulmoner Baypas Sonrası İnterstisyel Ödem: Akciğer Ultrasonografisi ile Değerlendirilmesi
Interstitial Edema After Cardiopulmonary Bypass in Patients Undergone Cardiac Surgery Patients: Evaluation Through Lung Ultrasonography
Arife Şengel, Tülün Öztürk, Dilşad Amanvermez Senarslan, Funda Yıldırım
doi: 10.14744/GKDAD.2022.17894  Sayfalar 206 - 213 (744 kere görüntülendi)
Amaç: Çalışmanın birincil amacı, açık kalp cerrahisi sonrası interstisyel ödemi akciğer ultrasonografisi ile saptamak ve nedenlerini araştırmaktır.
Yöntem: Cerrahinin sonunda olgular iki gruba ayrıldı; grup kontrol (C) ve grup interstisyel ödem (İÖ). Grup C: İnterstisyel ödem yok, akciğer ultrasonografi (LUS) skoru <17; Grup İÖ: İnterstisyel ödem var, LUS skoru ≥17. Klinik, hemodinamik veriler ve LUS skorları başlangıçta (t0), cerrahinin sonunda (t1), cerrahi sonrası dördüncü saatte (t2), 24. saatte (t3) ve 48. saatte (t4) kaydedildi.
Bulgular: Ortalama LUS skoru, cerrahinin sonunda (t1), grup İÖ’de (n=32, %58) 20,8±4,3, grup C’de (n=23, %42) ise 16,2±3,7 idi. Serum laktat seviyesi, grup İÖ’de grup C’dekilerden anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla, 2,0±0,8, 1,6±0,8, p=0,04, p<0,02). Postoperatif dördüncü saatte (t2) LUS skorları ile başlangıçtaki santral venöz basınç (t0) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon vardı (r=0,27, p=0,04). Postoperatif dördüncü saatte (t2) LUS skorları ile yoğun bakımda kalış süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon vardı (r=0,35, p<0,01). Başlangıçtaki santral venöz basınç (t0) ile kardiyopulmoner bay-pas sırasındaki sıvı dengesi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulundu (r=0,29, p=0,03).
Sonuç: İnterstisyel ödemli hastalarda başlangıçta santral venöz basınç, laktat değerleri ve yoğun bakımda kalma süreleri daha yüksekti. İnterstisyel ödemli hastalar, kardiyopulmoner baypasta sıvı dengesinde daha negatif olan hastalardı. Diyabet, renal yetmezliğin varlığı, cerrahinin tipi, ejeksiyon fraksiyonu, krosklemp süresi ve kardiyopulmoner baypas süresi, bu çalışmada pulmoner ödemle birlikte değildi. İnterstisyel akciğer ödeminin kalp cerrahisi sonrası akciğer ultrasonografi yöntemi ile değerlendirilmesi yatak başında uygulanabilmesi, noninvaziv olması ve sıvı dengesi hakkında bilgi sağlaması açısından değerlidir.

4. 
Asendan Aort Cerrahisi Uygulanan Hastalarda Bölgesel Serebral Oksijen Satürasyonu (rSO2) Değişiminin Postoperatif Kognitif Disfonksiyon Üzerine Etkisi
The Effect of Cerebral Oxygen (rSO2) Exchange on Post-Operative Cognitive Dysfunction in Patients Undergoing Ascending Aortic Surgery
Pınar Yıldırım Özkan, Atakan Erkılınç, Mustafa Emre Gürcü, Nur Ürküt Baz
doi: 10.14744/GKDAD.2022.44265  Sayfalar 214 - 221 (539 kere görüntülendi)
Amaç: Çalışmanın amacı; antegrad serebral perfüzyon uygulanan asendan aort anevrizma cerrahisi yapılan hastalarda bölgesel serebral oksijen satürasyonu (rSO2) değişiminin postoperatif kognitif disfonksiyon üzerine etkisinin araştırılmasıdır.
Yöntem: Çalışmaya 18-75 yaş arası, asendan aort cerrahisi uygulanacak, en az ilkokul mezunu olan 29 hasta dahil edildi. Tüm hastalara indüksiyon öncesinde ve operasyon süresince near-infrared spektroskopi (NIRS) ile sürekli serebral oksimetri takibi yapıldı. NIRS takibinde rSO2 değerinde %20 ve üzerinde düşüşler anlamlı kabul edildi. Nörokognitif değerlendirme testleri operasyondan bir gün önce, operasyonun birinci ve yedinci günlerinde olmak üzere üç kez yapıldı. Bu amaçla, mini mental test, saat çizim testi ve görsel mekansal işlev testi kullanıldı.
Bulgular: Preoperatif rSO2 değerleri ile kardiyopulmoner baypas ve antegrad serebral perfüzyon sırasındaki rSO2 değerleri arasında anlamlı bir düşüş saptandı. Ancak Spearman korelasyon testi ile bu düşüş ve nörokognitif test sonuçları karşılaştırıldığında anlamlı bir korelasyon saptanmadı.
Sonuç: NIRS takiplerinde özellikle kardiyopulmoner baypas ve antegrad serebral perfüzyon döneminde, başlangıç değerine göre %30’luk rSO2 düşüş olmasına rağmen postoperatif kognitif işlev bozukluğu testleri ile anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Bu sonuçlar bize NIRS monitörizasyonu sayesinde rSO2 değerlerindeki düşüşlere vaktinde ve hızlı müdahale edilmesine olanak sağladığını (antegrad serebral perfüzyon akımının artırılması) böylece optimal serebral kan akımının korunmasında faydalı olduğunu gösterdi ve postoperatif kognitif işlev bozukluğu gelişiminin önlenmesinde etkin nöromonitörizasyon yöntemi olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı.

5. 
Kardiyak Cerrahide İntraoperatif Hiperglisemik Stres Yanıtı ve Oksijen Ekstraksiyon Oranı
Intraoperative Hyperglycemic Stress Response and Oxygen Extraction Ratio in Cardiac Surgery
Z. Aslı Demir, Eda Balcı, Hülya Yiğit Özay, Melike Kaya Bahçecitapar
doi: 10.14744/GKDAD.2022.04880  Sayfalar 222 - 228 (766 kere görüntülendi)
Amaç: Kalp cerrahisi geçiren hastaların yaklaşık %30'unda diabetes mellitus (DM) öyküsü ve DM olmayan hastaların yaklaşık %60-80'inde stres hiperglisemisi vardır. Bu da kalp cerrahisi sırasında azalmış doku perfüzyonu ile ilişkilendirilebilir. Bu çalışmada, diyabetik olmayan (NoDM) ve insüline bağımlı olmayan diyabetik hastalarda (NIDDM) stres hiperglisemisinin oksijen ekstraksiyon oranı (O2ER) üzerindeki etkisinin değerlen-dirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Bu gözlemsel çalışmada, kalp cerrahisi hastaları NoDM ve NIDDM olarak gruplandırıldı. Her iki grup için; kan şekeri, laktat seviyeleri ve hemodinamik ölçümler (arteryel basınçlar, kalp hızı, oksijen iletimi ve tüketimi, O2ER, sistemik vasküler direnç) dört intraoperatif zaman noktasında yapıldı.
Bulgular: Çalışmada 83 yetişkin hasta analiz edildi. NoDM grubunda stres hiperglisemi oranı %78 idi. O2ER açısından operasyon bitiş zamanı noktasında gruplar arasında anlamlı fark vardı. NIDDM hastaları, NoDM'li hastalardan 1,22 kat daha yüksek O2ER değerlerine sahipti.
Sonuç: Kardiyak cerrahi sırasında strese bağlı hiperglisemik yanıt, NoDM hastalarında NIDDM hastalarına göre daha şiddetliydi. Doku oksijenasyonunu yansıtan O2ER parametresi açısından, NIDDM hastaları, NoDM hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksek O2ER değerlerine sahipti. O2ER, mikrosirkülasyon üzerindeki küçük değişikliklerin toplam sonucunu yansıttığından, kalp cerrahisi geçiren NIDDM hastalarının NoDM hastalarına kıyasla daha fazla doku oksijen talebi/sunumu dengesizliğine sahip olduğu sonucuna varılabilir.

6. 
Kalp Cerrahisi Sonrası Levosimendan Kullanımı: Tek Merkez Deneyimi
Levosimendan Use After Cardiac Surgery: A Single-Center Experience
Barış Timur, Zihni Mert Duman
doi: 10.14744/GKDAD.2022.79847  Sayfalar 229 - 233 (453 kere görüntülendi)
Amaç: Kardiyak cerrahi sonrası düşük kardiyak debi sendromu yüksek mortalite ile ilişkilidir. Levosimendan, düşük kalp debisi sendromunun tedavisinde faydalıdır. Bu çalışmanın amacı, literatürdeki tartışmaları göz önünde bulundurarak hastanemizde levosimendan sonuçlarını betimlemektir.
Yöntem: Bu çalışma, Kasım 2019-Şubat 2021 tarihleri arasında bir üçüncü basamak kalp cerrahisi merkezinde ameliyat sonrası levosimendan alan hastalardan elde edilen verilerin retrospektif bir analizidir. Yoğun bakım ünitesinde her hastaya levosimendan 12 mcg/kg’dan 10 dakikalık bir yükleme dozuyla başlandı, 24 saat boyunca 0,1 mcg/kg/dakikalık idame dozuyla devam edildi. Hipotansiyon geliştiğinde doz yarıya indirildi.
Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 55,87±12,322 yıl idi. Bunların 5’i (%33,3) kadındı. Hastaların 10'unun hipertansiyonu, sekizinin diabetes mellitusu, ikisinin kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve ikisinin de kronik böbrek yetmezliği vardı. Ameliyat sonrası 3 (%20) mortalite oldu. Ortalama hastanede kalış süresi 29,4±18,715 gün, ortalama yoğun bakımda kalış süresi 11,27±11,985 gün idi. Ameliyat sonrası yedi hastada akut böbrek hasarı oluşurken, bunlardan sadece ikisinde renal replasman tedavisi gerekti.
Sonuç: Levosimendan, düşük kalp debisi sendromu olan hastaların tedavisinde başarıyla kullanılabilen bir ajandır. Düşük kardiyak output sendromu gelişmeden önce yüksek riskli hastalarda cerrahi öncesi kullanılabilir.

7. 
Pulmoner Hipertansiyonlu Mitral Kapak Hastalarında İloprost ve Nitrogliserin Etkileri
Effects of Iloprost and Nitroglycerin in Mitral Valve Patients with Pulmonary Hypertension
Mustafa Şimşek, Türkan Kudsioğlu
doi: 10.14744/GKDAD.2022.72623  Sayfalar 234 - 240 (755 kere görüntülendi)
Amaç: Pulmoner hipertansiyon özellikle mitral kapak hastalarında postoperatif dönemde prognozu belirleyen önemli faktörlerden biridir. Bu çalışmada, merkezimizde ameliyat edilecek pulmoner hipertansiyonlu mitral kapak hastalarında kardiyopulmoner baypas çıkışında uygulanan iki tedavinin (iloprost ve nitrogliserin) karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Ortalama pulmoner arter basıncı ≥25 mmHg olan 60 hasta postoperatif intravenöz iloprost (Grup 1, n=30) veya intravenöz nitrogliserin (Grup 2, n=30) verilmek üzere randomize edildi. Her iki grupta tedavi öncesi ve sonrası bazal hemodinamik parametreler (kalp hızı, sistolik arter basıncı, santral venöz basınç, pulmoner arter basıncı, pulmoner kapiller uç basıncı) kaydedildi (T0). Grup 1’deki hastalara 1 ng/kg/dakikadan iloprost, grup 2’deki hastalara ise 0,5-1 µg/kg/dakikadan nitrogliserin anestezi indüksiyonundan sonra başlandı. Aynı parametreler kardiyopulmoner baypas sonrası (T1), postoperatif birinci saat (T2), postoperatif 12. saat (T3) ve postoperatif 24. saat (T4) kaydedildi.
Bulgular: Ortalama pulmoner arter basıncı, pulmoner arter sistolik ve diyastolik basıncı ve pulmoner kapiller uç basıncı karşılaştırıldı ve T0 öl-çüm zamanında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görül-medi (p>0,05). T1, T2, T3 ve T4 ölçüm süreçlerinde iloprost lehine istatistik-sel olarak anlamlı derecede basınçlar düşük bulundu (p<0,05). Sonuç: İloprost ve nitrogliserin mitral kapak cerrahisinde postoperatif dönemde görülen pulmoner hipertansiyonu tedavi edebilen iki etkili ajandır. İloprostun pulmoner yatakta daha spesifik ve anlamlı vazodila-tasyon yapması, sistemik vasküler direnci belirgin bir şekilde düşürme-den pulmoner vasküler direnci azaltması, kalp debisi ve kalp indeksinde belirgin iyileşme sağlaması, nitrogliserine oranla iloprostun daha etkili bir ajan olduğunu düşündürmektedir.

8. 
Göğüs Cerrahisi Ameliyatı Geçiren Hastalarda Asetil Salisilik Asidin Tromboz Riski Üzerine Etkisi
Effects of Acetyl Salicylic Acid on the Risk of Thrombosis in Patients Undergoing Thoracic Surgery
Gül Çakmak, Ayten Saraçoğlu, Onur Ermerak, Esra Şirzai, Tunç Laçin, Mustafa Yüksel, Zuhal Aykaç
doi: 10.14744/GKDAD.2022.70894  Sayfalar 241 - 246 (545 kere görüntülendi)
Amaç: Preoperatif dönemde ilaç kesilmesi rebound fenomeni veya tromboz gibi durumlara yol açabilmektedir. Bu çalışmada, göğüs cerrahisinde preoperatif asetil salisilik asidin kesilmesi sonucunda oluşabilecek trombotik komplikasyon insidansının belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Preoperatif dönemde, operasyondan beş gün önce asetil salisilik asit tedavisi kesilen hastalar ile tedavisi devam ederken opere edilen hastaların demografik verileri, preoperatif ve postoperatif hemoglobin düzeyleri, ameliyat süresi, yoğun bakım ünitesi ve hastanede kalış süresi, perioperatif kan ürünü transfüzyonu ve perioperatif kanama miktarı karşılaştırıldı.
Bulgular: Gözlenen komplikasyonların 11'i pulmoner emboli, üçü yeniden eksplorasyon, biri gastrointestinal kanama ve biri üst ekstremite derin ven trombozu idi. Demografik özellikler, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi ve perioperatif kan ürünleri kullanımı açısından gruplar arasında farklılık gözlemlenmedi. Perioperatif kanama miktarı ve yoğun bakımda kalış süresi kesilen grupta anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,005).
Sonuç: Göğüs cerrahisinde asetil salisilik asidin kesilmesi hasta sonuçlarını olumsuz etkileyebilmektedir.

9. 
Arteriyovenöz Fistül Cerrahisinde Brakiyal Pleksus Blokunun Doku Oksijenasyonuna Etkisi: Randomize Klinik Çalışma
Effect of Brachial Plexus Block on Tissue Oxygenation in Arteriovenous Fistula Surgery: A Randomized Clinical Trial
Tuğçe Topçam, Mesure Gül Nihan Özden, Cemal Kocaarslan, Hasan Koçoğlu
doi: 10.14744/GKDAD.2022.98216  Sayfalar 247 - 253 (929 kere görüntülendi)
Amaç: Uygulanan anestezi yöntemleri doku kan akımını değiştirmektedir. “Near-Infrared Spectroscopy (NIRS)” doku oksijenasyonunu ve dolaylı olarak kan akışını gösterir. Bu çalışmada, arteriyovenöz fistül ameliyatlarında lokal infiltratif anestezi ve supraklaviküler brakiyal pleksus blokunun doku oksijenasyonu ve fistül açıklığı üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Arteriyovenöz fistül için ameliyat edilen hastalar iki gruba ayrıldı. Grup L (n=30) hastalarına %5 bupivakain 15 mL lokal infiltratif anestezi uygulanırken, grup B (n=30) hastalarına supraklaviküler bölgede brakiyal pleksus çevresine %0,5 bupivakain 20 mL+%2 lidokain 10 mL uygulandı. Hastaların NIRS ölçümleri her iki elin tenar bölgesinden değerlendirildi. Likert memnuniyet değerlendirme ölçeği ile cerrah ve hasta memnuniyetine bakıldı. Ameliyattan bir ay sonra hastalardan primer patensileri sorgulandı.
Bulgular: Grup B’de fistül açılan elin NIRS ölçümleri, açılmayan elden ve grup L’nin her iki elinden daha yüksek değerlerdeydi. Grup B’de hasta ve cerrah memnuniyeti daha yüksekti. Primer fistül açıklığı gruplar arasında benzerdi.
Sonuç: Arteriyovenöz fistül cerrahisinde NIRS monitörizasyonu ile ölçülen doku oksijenasyonu brakiyal pleksus bloku uygulanan ekstremitede daha yüksekti, ancak birinci ayda değerlendirilen fistül patensi üzerine olumlu etkisi görülmedi.

10. 
ECMO Desteğinde Gelişen Akut Vasküler Komplikasyonlar: Tek Merkezli Retrospektif Çalışma
Acute Vascular Complications Developed on ECMO Support: Single-Center and Retrospective Study
Semih Murat Yücel, Özgür Kömürcü
doi: 10.14744/GKDAD.2022.24861  Sayfalar 254 - 260 (873 kere görüntülendi)
Amaç: Ekstrakorporeal membran oksijenasyonu (ECMO) desteği sıra-sında ciddi akut vasküler komplikasyonlar görülebilir. Çalışmada, ECMO desteği ile takip ettiğimiz hastalarda gelişen akut vasküler komplikasyonlar değerlendirildi.
Yöntem: On sekiz yaş üstü ECMO desteği sağlanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Retrospektif veriler incelenerek, gelişen akut vasküler komplikasyonlar, risk faktörleri ve sonuçları değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya 19 hasta dahil edildi. On yedi hastada veno-arteryel ECMO, iki hastada veno-venöz ECMO desteği sağlandığı görüldü. Yedi (%36,8) hastada akut vasküler komplikasyon gelişti. ECMO kanülasyon tipi ile vasküler komplikasyon gelişimi arasında anlamlı ilişki tespit edildi (p=0,032). Vasküler komplikasyon gelişimini önlemek için uygulanan distal perfüzyon kanülü ya da femoral artere yerleştirilen greftin, vasküler komplikasyon gelişimini (dijital iskemi dahil) azaltmadığı belirlendi.
Sonuç: Periferik ECMO kanülasyonunun, vasküler komplikasyonlar ile ilişkili olduğunu ve bu komplikasyonların önlenebilmesi için prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

11. 
Ekspiryum Sonu Pozitif Basınç (PEEP) Uygulamasının Oluşturduğu Hemodinamik Değişimlerin ve Mini Sıvı Yükleme Testinin Sıvı Yanıtlılığını Öngörme Etkinliklerinin Değerlendirilmesi
Short-Time Low PEEP Challenge and Mini-Fluid Challenge to Evaluate Fluid Responsiveness in the Operating Room
Taner Abdullah, Hürü Ceren Gökduman, İşbara Alp Enişte, Özal Adıyeke, Esra Saka, Funda Gümüş
doi: 10.14744/GKDAD.2022.04900  Sayfalar 261 - 268 (765 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmada, ameliyathanede kalibre edilmemiş arteryel dalga formu analiz cihazı ile sıvı yanıtlılığını tahmin etmek için kısa süreli düşük pozitif ekspirasyon sonu basınç (PEEP) uygulaması (SLPC) ve mini sıvı yükleme testinin (MFC) etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Atım hacim indeksi (SVI), nabız basıncı varyasyonu (PPV) ve atım hacmi varyasyonu (SVV), SLPC'den önce (T1), SLPC’nin 30. saniyesinde (T2), SLPC'den üç dakika sonra (T3), 100 mL kristalloid infüzyonu ile MFC'den bir dakika sonra (T4) ve ilave 400 mL kristalloid ile sıvı yüklemesi tamamlandıktan üç dakika sonra (T5) kaydedildi. Sıvı yüklemesinden sonra SVI %15'ten fazla artan hastalar yanıt verenler olarak tanımlandı. PPV ve SVV ile birlikte, SVI'daki SLPC ve MFC'den kaynaklanan yüzde değişiklikleri, sıvı yanıtlılığını tahmin etmek için alıcı işletim karakteristiği eğrisi (ROCAUC) altındaki alan tarafından değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmayı 30 hasta tamamladı. Bunların 14'ü (%47) yanıtlıydı. SLPC, MFC, PPV ve SVV için ROCAUC değerleri sırasıyla 0,92 (%95 GA: 0,76-0,99), 0,94 (%95 GA: 0,79-0,99), 0,68 (%95 GA: 0,49-0,84) ve 0,51 (%95 GA: 0,32-0,70) idi. % GA: 0,49-0,84) ve 0,51 (%95 GA: 0,32-0,70). SLPC ve MFC'nin ROCAUC değerleri karşılaştırılabilirdi (p: 0,73) ve her ikisi de SVV ve PPV'ninkinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Sıvı yanıtlılığını tahmin etmek için SVI yüzde değişiminin en iyi eşik değerleri, SLPC ve MFC için sırasıyla %5,1 ve %6,7 idi.
Sonuç: SLPC sırasında ve MFC'den sonra SVI yüzde değişimi, ameliyathanede sıvı yanıtını PPV ve SVV'den daha iyi tahmin edebilir.

12. 
Üçüncü Basamak Yoğun Bakım Ünitelerinde Uzamış Yatışların Analizi
Analysis of Prolonged Hospitalizations in Tertiary Intensive Care Units
Hayriye Cankar Dal, Hasan Oktay Emir, Alper Bayar, Abdulaziz Aysel, Hülya Şirin, Çilem Bayındır Dicle, Cihangir Doğu, Sema Turan
doi: 10.14744/GKDAD.2022.67984  Sayfalar 269 - 275 (2564 kere görüntülendi)
Amaç: Çalışmada, sağlık harcamalarında önemli yer tutan yoğun bakımlarda yatış süresi uzamış hastaların özelliklerinin tanımlanması, uygulanan tedavi modalitelerinin tespiti ve hasta sonlanımlarının belirlenmesi amaçlandı.
Yöntem: Tek merkezli, retrospektif ve gözlemsel olarak dizayn edilen çalışmaya, Ankara'da üçüncü basamak bir yoğun bakım ünitesinde 01 Ocak 2021 ile 01 Ocak 2022 tarihleri arasında 30 gün ve üzeri yatışı olan hastalar dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, yatış tanıları, mekanik ventilasyon ve diğer uygulanan tedavi modaliteleri, yoğun bakımda kalış süreleri, taburculuk şekilleri ve mortalite oranları kaydedildi.
Bulgular: Çalışma tarihleri arasında 1961 hasta üçüncü basamak yoğun bakımda hastaneye yatırıldı. Otuz gün ve üzeri yoğun bakım yatışı olan 168 hasta değerlendirmeye alındı. Yaş ortalaması 66,93±19,85 yıl idi. Medyan yoğun bakımda yatış süresi 45,00 (30-328) gün, en sık yoğun bakıma kabul nedeni solunum yetmezliği (%38,7) olup mortalite oranı %51,20 olarak saptandı. “Acute Physiology and Chronic Health Evaluation-II” skoru, entübasyon uygulanma oranları, inotrop veya vazopresör destek kullanımı, kan ürünü replasmanı, renal replasman tedavi uygulanma oranları sağ kalan olmayan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulundu.
Sonuç: Çalışmada 30 gün ve üzeri yatışı olan hastaların yarısında mortalite geliştiği tespit edildi. Çalışmanın, uzamış yoğun bakım hastalarının özelliklerinin tanımlanması, yatış sürecince kullanılan kaynakların tespiti ve hasta sonlanımlarının belirlenmesi konusunda ileride yapılacak çalışmalara ışık tutacağı, yoğun bakım organizasyonu ve kaynakların etkin kullanımı açısından yol gösterici olabileceği kanısındayız.

13. 
Sol Anterior Mini Torakotomi Yoluyla Minimal İnvaziv Çok Damar Koroner Arter Baypas Grefti Yapılan Hastalarda Postoperatif Sürekli Pozitif Hava Yolu Basıncı (CPAP) Tedavisi Deneyimi
Post-Operative Continuous Positive Airway Pressure Therapy Experience in Patients Undergoing Minimal Invasive Multivessel Coronary Artery Bypass Grafting Through Left Anterior Mini-Thoracotomy
Hüseyin Sicim, Ali Fedakar
doi: 10.14744/GKDAD.2022.46872  Sayfalar 276 - 281 (644 kere görüntülendi)
Amaç: Minimal invaziv koroner baypas cerrahisi, çift lümenli endotrakeal tüp yardımıyla tek akciğer ventilasyonuna bağlı olarak oluşabilecek pulmoner komplikasyon riskini ortaya çıkarabilir. Çalışmada, klinik tecrübe olarak postoperatif sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) uygulamasının sonuçlarının sunulması amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmada, kliniğimizde sol anterior torakotomi ile minimal invaziv çok damarlı baypas operasyonu uygulanan ve postoperatif dönemde CPAP tedavisi uygulanan toplam 24 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 16'sı erkek, 8'i kadındı. Yaş aralıkları 46 ile 78 yıl arasında olup ortalama yaş 61,2±24 yıl idi. Hastalar atelektazi, plevral efüzyon, pnömoni, parsiyel oksijen basıncı düşüşü ve künt kostodiyafragmatik sinüs gibi pulmoner komplikasyonlar açısından değerlendirildi.
Bulgular: Ameliyat sonrası erken dönemde akciğer grafisinde atelektazi alanları olan iki hastamızda CPAP sonrası taburculuk aşamasında herhangi bir müdahaleye gerek kalmadan sinüs kostodiyafragmatikusun (SKD) hafif küntleşmesi ile düzelme görüldü. Postoperatif dönemde pnömoni tablosu gelişmedi. Satürasyonu düşük ve parsiyel oksijen basıncı olan iki hastamız CPAP desteği sonrası oda havasında yeterli oksijen değerlerine ulaştı. Hiçbir hastada torasentez gerektiren plevral efüzyon saptanmadı. Genel olarak, farklı bir komplikasyon gözlenmedi. Postoperatif dönemde hastalarımız 5-7 gün arasında taburcu edildi.
Sonuç: Minimal invaziv koroner revaskülarizasyon giderek daha popüler hale gelen bir yöntemdir. Ancak yöntemin teknik zorlukları ve tek akciğer ventilasyonu ile artan riskler vardır. Mortalite ve morbiditede önemli rol oynayan pulmoner komplikasyonlar özellikle önemlidir. Kendi klinik tecrübelerimiz olarak postoperatif CPAP uygulamasının faydalı olduğunu gözlemledik.

14. 
Yoğun Bakım Ünitesine Erken Dönemde Yeniden Yatış Nedenlerinin Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of Reasons for Early Readmission to the Intensive Care Unit
Ahmet Sari, Esra Karatay Sözüer
doi: 10.14744/GKDAD.2022.57625  Sayfalar 282 - 287 (781 kere görüntülendi)
Amaç: Yoğun bakım ünitesine (YBÜ) yeniden yapılan yatış, daha uzun hastanede kalış süresi, daha yüksek mortalite ve artan sağlık harcamaları gibi olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. YBÜ taburcu kararlarının son derece öznel doğasının yanı sıra klinik kaynaklardaki kısıtlamalar ve yoğun bakıma ihtiyaç duyan tüm hastaları kabul etmek için yetersiz yatak sayısı bazı hastaların YBÜ'den erken taburcu edilmesine ve bu hastaların da yeniden yatışlarına neden olabilmektedir.
Yöntem: Çalışma için hastanemiz yerel etik kurulundan onay alındıktan sonra 2019 ve 2020 yıllarında yoğun bakıma yatan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek veriler toplandı.
Bulgular: 2020 yılında YBÜ yatak oranı (%6,9 [n=43]), 2019 yılından (%3,4 [n=21]) daha yüksekti. Her iki yıl için toplam 57 hasta yeniden YBÜ’ye yattı. 2019 yılındaki yeniden yatış oranı (%70,2 [n=40]), 2020 yılından (%29,8 [n=17]) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. 2019 yılında yeniden yoğun bakıma yatan hastalardaki mortalite oranı (%47,5), yoğun bakım mortalite oranından (%31,5) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. 2020 yılında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Her iki yıl için de yeniden yatışlardaki mortalite oranı normal yoğun bakım mortalite oranından yüksek olmakla beraber aralarında istatistiksel olarak fark yoktu. Her iki yıl için de en sık yeniden yatış nedeni akut solunum yetmezliği olup en sık yatış, genel cerrahi ve dahiliye servislerinden oldu.
Sonuç: YBÜ’nün kritik hastalara bakmak için kapasitesinin aşırı yüklenmesi, hekimin karar vermesini etkileyebilir ve hastaların YBÜ’den erken taburcu edilmesine neden olabilir. YBÜ’den taburcu edilen hastaların, yeniden yatış için her zaman potansiyelleri vardır. YBÜ’ye yeniden yatış ilk kabulden çok daha yüksek mortalite oranları ile ilişkilidir. YBÜ’ye geri kabul oranlarını azaltmadaki önemli nokta, riskli hastaları tanımak ve servis bakım düzeylerini yükseltmektir.

15. 
Yoğun Bakım Ünitelerinde COVID-19 Hastalarının Mortalitesini Öngörmek İçin Prognostik Beslenme İndeksini Kullanmak Mümkün mü?
Is It Possible to Use Prognostic Nutrition Index to Predict Mortality of ICU COVID-19 Patients?
Gülsen Keskin, Hakan Dayanır, Melis Sumak Hazır, Nuri Cihan Narlı, Jülide Ergil, Melike Kaya Bahçecitapar
doi: 10.14744/GKDAD.2022.30633  Sayfalar 288 - 293 (751 kere görüntülendi)
Amaç: Bağışıklık ve inflamatuvar durumun ortak belirteci olan prognostik beslenme indeksi (PNI), “serum albumini (g/L)+5×lenfosit sayısı (109/L)” formülü ile hesaplanır. PNI düşüklüğü hastaların kötü prognozuna işaret edebilir. Koronavirüs hastalığı (COVID-19) olan hastalarla yapılan çalışmalarda da düşük serum albumin düzeylerinin artmış mortalite ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada, PNI skorlarının yoğun bakım ünitelerinde yatan COVID-19 hastalarının mortalitesini takip etme etkinliği araştırılmaktır.
Yöntem: Tek merkezli ve retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya yoğun bakımda tedavi edilmiş 391 COVID-19 hastası dahil edildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, toraks bilgisayarlı tomografi değerlendirmeleri, polimeraz zincir reaksiyonu sonuçları, yatış süreleri ve laboratuvar değerleri kaydedildi.
Bulgular: Çalışmada 306 hastanın verileri değerlendirildi. İleri yaş (>65 yaş), hipertansiyon ve kalp hastalığı risk faktörü olarak anlamlı bulundu. APACHE II skorlarının yüksekliği artmış mortalite ile ilişkili değerlendirildi. Prokalsitonin, kreatinin, aspartat aminotransferaz, laktat dehidrogenaz, beyaz küre, D-dimer, ferritin, fibrinojen, beyin natriüretik peptidi (BNP) ve C-re-aktif protein (CRP) yüksekliği artmış mortalite ile ilişkilendirildi. PNI skorlarının düşüklüğü mortalite açısından prognostik faktör olarak değerlendirildi.
Sonuç: Düşük PNI skorları, yoğun bakımdaki hastalarda mortalite ve kalış süresinin arttığını gösterir. PNI skorları, COVID-19 hastalarının prognozunu tahmin etmede faydalı olabilir.

LookUs & Online Makale