ISSN 1305-5550 | e-ISSN 2548-0669
Journal of Cardio-Vascular-Thoracic Anaesthesia and Intensive Care Society - GKD Anest Yoğ Bak Dern Derg: 27 (3)
Volume: 27  Issue: 3 - 2021
1.Cover

Page I (40 accesses)

2.Editorial Consultants

Pages II - III (34 accesses)

3.Contents

Page IV (31 accesses)

4.Publication Policies and Writing Guide

Pages V - X (28 accesses)

RESEARCH ARTICLE
5.Morbidity and Mortality Markers in Elderly Patients with Cardiovascular Surgery
Hülya Yiğit Özay, Nevriye Salman, Zeliha Aslı Demir, Eda Balcı, Sumru Sekerci
doi: 10.5222/GKDAD.2021.70783  Pages 183 - 191 (48 accesses)
Giriş Son yıllarda ortalama yaşam süresinin artması sonucunda hastaneye yatırılan yaşlı hasta sayısı artmaktadır. Günümüzde hastanede yatan hastaların prognozunu belirlemek için birçok parametre kullanılsa da yaşlı hastalar hakkında daha spesifik bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma, 65 yaş ve üzeri kardiyovasküler cerrahi geçiren hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası parametrelerin ameliyat sonrası komplikasyonlar ve mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçlamaktadır.
Methot Demografik veriler, ameliyat öncesi ve sonrası hemoglobin, nötrofil/lenfosit oranı, ortalama trombosit hacmi, eritrosit dağılım genişliği, trombosit, glukoz, üre, kreatinin, albümin değerleri ve ameliyat sonrası veriler kaydedildi.
Bulgular Postoperatif komplikasyonlar ve mortalite için preoperatif risk faktörleri değerlendirildiğinde, preoperatif düşük hemoglobin ve albümin değerleri ile yüksek kan üre ve glukoz seviyeleri istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,005). Düşük postoperatif hemoglobin, trombosit ve albümin değerleri ile yüksek glukoz, üre ve kreatinin değerleri postoperatif komplikasyonların önemli belirteçleri olarak bulundu (p<0,005). Postoperatif 30 günlük mortalite açısından preoperatif risk faktörleri değerlendirildiğinde, preoperatif düşük hemoglobin ve albümin, yüksek üre değeri, düşük postoperatif hemoglobin, trombosit ve albümin seviyeleri ve yüksek glukoz, üre ve kreatinin değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,005).
Sonuç Yaşlı hastaların beslenme durumlarının yakından izlenmesi, eksik parametreler için diyet takviyesi yapılması ve kan şekeri, üre ve kreatinin optimum seviyelerde tutulmasının hastanede kalış süresini, mortalite-morbiditeyi ve toplam ekonomik maliyeti düşürmemize yardımcı olabileceğine inanıyoruz.
Introduction In recent years, as a result of increased average longevity, the number of elderly patients being hospitalized has been increasing. Today, although many parameters are used to determine the prognosis of hospitalized patients, more specific information about elderly patients is required. This study aims to investigate the effect of preoperative and postoperative parameters on postoperative complications and mortality among patients aged 65 and over who underwent cardiovascular surgery.
Methods Demographic data, preoperative and postoperative hemoglobin, neutrophil/lymphocyte ratio, mean platelet volume, erythrocyte distribution width, platelet, glucose, urea, creatinine, albumin values and postoperative data were recorded.
Results When the preoperative risk factors for postoperative complications and mortality were evaluated, low preoperative hemoglobin and albumin values and high blood urea and glucose levels were statistically significant (p <0.005). Low postoperative hemoglobin, thrombocyte and albumin values, and high glucose, urea and creatinine values were found to be significant markers of postoperative complications (p <0.005). When preoperative risk factors were evaluated in terms of postoperative 30-days mortality, low preoperative hemoglobin and albumin, high urea value, low postoperative hemoglobin, platelet and albumin levels, and high glucose, urea and creatinine values were statistically significant (p <0.005).
Conclusion We believe that closely monitoring the nutritional status of elderly patients, providing them with dietary supplementation for lacking parameters, and keeping blood glucose, urea, and creatinine at optimum levels could help us to decrease hospital stay, mortality-morbidity, and total economic cost.

6.The Effect of Low- Flow Anesthesia on Hemodynamic Parameters and Gas Consumption in Single Lung Ventilation
Fatih Doğu Geyik, Yucel Yuce, Kutlu Hakan Erkal, Banu Cevik, Kemal Tolga Saracoglu
doi: 10.5222/GKDAD.2021.45722  Pages 192 - 200 (48 accesses)
Giriş: Tek akciğer ventilasyonu uygulanan hastalarda, düşük ve orta yüksek akımlı anestezinin hemodinamik parametreler, arter kan gazı değerleri ve gaz tüketimi üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır
Yöntemler: ASA I-III grubunda tek akciğer ventilasyonu ile elektif torasik cerrahi uygulanan 18 yaş üstü 40 hasta incelendi. Hastalar anestezi indüksiyonunu takiben çift lümenli tüp (DLT) ile entübe edildi. Hastaları rastgele iki gruba ayrıldı. Grup 1'de 1L / dak (% 80 oksijen +% 20 hava)% 4-6 desfluran; Grup 2'ye 2L / dk (% 80 oksijen +% 20 hava) uygulandı. Her iki grupta da tek akciğer ventilasyonu sırasında periferik oksijen satürasyonu, End-tidal CO2 seviyeleri, kalp hızı, invazif kan basıncı değerleri, tidal hacim, solunum hızı, FiO2, taze gaz akım hızı değerleri kaydedildi. Arteriyel Kan Gazı analizi 1 saat aralıklarla yapıldı. Tek akciğer ventilasyonu sonunda kullanılan desfluran miktarı anestezi cihazı ile takip edildi.
Bulgular: Desfluran tüketimi Grup 1'de anlamlı olarak daha düşüktü (55.3 ± 18.4'e karşı 84.9 ± 37.6, p = 0.003). EtCO2 Grup 2'de özellikle 30 ile 75 dakika arasında, sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı 45 ile 120 dakika arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. NIRS konusunda gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Sadece hem sol hem de sağ NIRS'de 120. dakikada grup 1'de anlamlı bir yükselme vardı (sırasıyla p = 0,08 ve p = 0,06).
Tartışma ve Sonuç: Tek akciğer ventilasyonunda uygun ekipman ve yakın izlem ile düşük akım uygulamsı, yan etki olmaksızın güvenle uygulanabilir.
Introduction: We aimed to compare the effects of low and medium high flow anesthesia on hemodynamic parameters, blood gas values ​​and gas consumption in patients undergoing single lung ventilation.
Methods: We studied 40 patients over 18 years of age within ASA I-III group who underwent elective thoracic surgery by single lung ventilation. The patients were intubated double-lumen tube (DLT) following induction of anesthesia. We divided the patients into two groups randomly. In Group 1, 1L/min (80% oxygen+20% air) 4-6% desflurane; in Group 2, 2L/min (80% oxygen+20% air) was applied. Peripheral oxygen saturation, end-tidal carbon dioxide levels, heart rate, invasive blood pressure values, tidal volume, respiration rate, FiO2, fresh gas flow rate values during single lung ventilation in both groups single lung ventilation was recorded. Arterial Blood Gas analysis was performed with 1 hour intervals. The amount of desflurane used at the end of single lung ventilation was monitored by anesthesia device.
Results: Desflurane consumption was significantly lower in Group 1 (55.3±18.4 vs. 84.9±37.6,p=0.003). EtCO2 was found to be statistically significantly lower in Group 2, especially between 30 and 75 minutes, and systolic, diastolic, and mean arterial pressure between 45 and 120 minutes. There was no significant difference between the groups about NIRS. Only in both left and right NIRS there was a significant elevation in group 1 at 120 minutes (p=0.08 and p=0.06, respectively).
Discussion and Conclusion: Low flow with desflurane with appropriate equipment and close monitoring can be safely applied without side effects.

7.The Effect of Preoperative Ultrasonography Imaging Method on Success in Patients with Thoracal Epidural Procedure
Simge Kurum, Selda Sen, Ozum Tuncyurek, Imran Kurt Omurlu, Yaşam Umutlu
doi: 10.5222/GKDAD.2021.73645  Pages 201 - 209 (52 accesses)
Amaç: Alt torakal vertebra seviyelerinde epidural anestezi uygulanacak hastalarda cilt-epidural mesafenin gerçek ölçümünü saptamak, girişim öncesi yapılan ultrasonografi ve tomografide ölçülen epidural mesafenin antropometrik değerler ile korelasyonunu incelemektir.
Gereç ve Yöntem: Prospektif, randomize kontrolü çalışmamız torakal 9-12 aralıktan epidural anestezi uygulanacak ASA I-III erişkin 96 hastada gerçekleştirildi. Hastaların boyun ve bel çevresi vücut kitle indeksi (VKI) kaydedildi. İşlem yapılacak seviye anestezist tarafından belirlendi ve USG ile doğrulanarak işaretlendi. Aynı seviyeden USG ile cilt-spinöz çıkıntı ve cilt- ligamentum flavum derinliği ölçüldü. İşlem sonrası epidural iğne işaretlenerek değerler kaydedildi. Aynı hastaya ait arşivimizde bulunan torakal BTdeki cilt-spinöz çıkıntı ve cilt-lig. flavum mesafeleri ölçüldü.
Bulgular: Üç grup hastada ( T 9-10 (n=35), T 10-11 (n=30) ve T 11-12 (n=31)) USG cilt-lig.flavum ölçümü; BT ile ölçülen cilt-lig. flavum ölçümü ve epidural iğne boyundan istatistiksel olarak daha kısa bulunmuştur (p<0,001). BT ile ölçülen cilt-lig. flavum mesafesi iğne boyu ölçümünden sadece T9-10 grubunda istatistiksel olarak daha kısa bulundu. İğne boyu ile tüm seviyelerde USG, BT ile ölçülen epidural mesafe ve kilo, bel, boyun çevresi arasında korelasyon bulundu.
Sonuç: Bu çalışma ile literatürde ilk defa alt torakal seviyelerde (T9-12) epidural girişim öncesi cilt-epidural derinliği tahmin etmek için ultrasonografi, BT nin yanısıra hastanın kilo, bel ve boyun çevresi gibi antropometrik ölçümlerinin de faydalı olabileceği gösterilmektedir.
Aim: To compare the measurement of skin-epidural distance with the depths measured by preoperative ultrasonography and computed tomography in patients with epidural anesthesia at the lower thoracic levels. Also to examine the correlation of these depth measurements with anthropometric values.
Method: Prospective, randomized controlled study. 96 ASA I-III patients aged 18-80 who underwent epidural anesthesia for elective urological and thoracic surgery. Patients undergoing epidural anesthesia were randomized and divided into three groups (T9-10, T10-11, T11-12 groups).Hemodynamics, neck and waist circumference, BMI, Skin-spinous process, skin-ligamentum flavum depth were measured with USG and CT, the needle depth was measured after precedure.
Results: The skin-lig.flavum measurement measured by USG was statistically shorter than the skin-lig.flavum measurement measured by CT and the epidural needle length for all levels (p<0,001). The distance between the skin-lig.flavum measured by CT was statistically shorter than the needle length measurement only in the T9-10 group. A correlation was found between needle length and anthropometric data (BMI, neck and waist circumference) at all levels, and correlation was found between same anthropometric measurements at all levels with USG and CT measurements.
Conclusion: With this study, it is shown for the first time in the literature that ultrasonography, CT and anthropometric measurements such as BMI, neck and waist circumference may be useful to estimate the skin-epidural depth before the epidural procedure at the lower thoracic levels (T9-12).

8.An Outbreak of Urinary Tract Infections due to Myroides Spp in Adult Intensive Care Unit: Risk Factors and Control Procedures
Şerife Gökbulut Bektaş, Ayhanım Tümtürk, Ahmet Gökhan Akdağ, Seval İzdeş
doi: 10.5222/GKDAD.2021.46704  Pages 210 - 215 (55 accesses)
Myroides cinsi mikroorganizmalar başlıca su olmak üzere doğal ortamda yaygın olarak bulunur, ama insanda bir enfeksiyon ajanı olarak nadiren görülür. İmmünkompetan hastalarda nadir olarak tanımlanmıştır. Bir çok antibiyotiğe direnç nedeniyle tedavisi zordur. Burada üçüncü basamak yoğun bakımda meydana gelen Myroides spp. ile ilişkili nozokomiyal üriner sistem enfeksiyonu salgını bildirildi. Temmuz 2019 ile Aralık 2019 tarihleri arasında 7 hastada toplam 9 Myroides spp. üremesi çalışmaya dahil edildi. Çoklu ilaca dirençli olduğu bilinen Myroides türleri için, 7 hastanın 5'inde siprofloksasin ve rifampisin kombine tedavisine yanıt alındı. Biz kötü kontrollü diyabetin salgınlara neden olabileceğini saptadık. Ayrıca siprofloksasin ve rifampisin tedavide etkili seçenekler olabileceğini düşünüyoruz.
Microorganisms of the Myroides genus are common in the environment, especially in water but rarely seen as an infectious agent in humans. It was described uncommonly in immunocompetent patients. Their treatment is challenging due to their resistance to many antibiotics. Herein, we report the Myroides spp-associated nosocomial urinary tract infection outbreak occurring in tertiary intensive care. A total of 9 Myroides spp reproductions in 7 patients were included in the study between July 2019 and December 2019. For Myroides species known to have multi-drug resistance, response to the combined treatment of ciprofloxacin and rifampicin was achieved in 5 out of 7 patients. We would like to point out that poorly controlled diabetes can cause outbreaks. Also, ciprofloxacin and rifampicin may be effective options in treatment.

9.Pneumothorax in Coronavirus Disease-19 Patients: A Retrospective Case Series
Mustafa Bıçak, Fikret Salık
doi: 10.5222/GKDAD.2021.03264  Pages 216 - 222 (41 accesses)
Amaç
Covid-19 hastalarında alveolar hasar ve barotravmaya sekonder pnömotoraks gelişebilir. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde takip ettiğimiz Covid-19 hastalarından pnömotoraks gelişenlerini literatür eşliğinde sunmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem
Çalışmaya PCR testi pozitif olduğu saptanan 2680 hastadan radyolojik olarak pnömotoraks geliştiği belirlenen 11 hasta dâhil edildi. Veriler hasta takip formları ve elektronik tıbbi kayıtlardan alındı. Demografik veriler, tam kan ve biyokimyasal parametreleri, kan kültür sonuçları, pnömotoraks gelişim zamanı ve lokasyonu, pnömotoraks tedavi şekli, mortalite ve süresi kaydedildi.
Bulgular
Pnömotoraks gelişme sıklığı 0,41% bulundu. En sık başvuru şikayetinin dispne olduğu saptandı. 9(81,8%)hastada comorbidite olduğu ve en sık gözlenen comorbiditenin hipertansiyon olduğu görüldü. 3 hastanın (27,2%) sigara kullanmadığı,4 hastanın (36,3%) aktif sigara kullandığı ve 4 hastanın (36,3%) ex-smoker olduğu saptandı. Hastaların yaş ortalamaları 69±14,8yıl, APACHE II skor ortalamaları 18,8±8,7, kadın/erkek oranı 3/8 ve pnömotoraks gelişme süresi 10,7±11,8gün bulundu. 3 hastada(27,27%) noninvaziv mekanik ventilasyonda ve 8 hastada(72,7%) invaziv mekanik ventilasyondayken pnomotoraks geliştiği saptandı. Yoğun bakım ünitesinde ortalama kalma süresi 21,6±26,5 gündü. 10 hastanın (90,9%) ex olduğu ve mortalite süresinin ortalama 19,5±27,0 gün olduğu tespit edildi.
Sonuç
Covid-19 enfeksiyonu sırasında hipoksemi tedavi edilirken akciğer koruyucu ventilasyon stratejileri benimsenmeli ve pnömotoraks gelişiminin mortalite ve morbiditeyi arttıran geç dönem komplikasyon olduğu bilinmelidir.
Aim
Pneumothorax may develop secondary to alveolar damage and barotrauma in Covid-19 patients. In this study, we aimed to present Covid-19 patients who developed pneumothorax when we followed up in the intensive care unit, in the light of the literature.
Methods
Eleven patients among 2680 patients tested positive for Covid-19 in the PCR test, who were found to have developed pneumothorax in the radiologic examination were included in the study. The data were taken from patient follow-up forms and electronic medical records. Demographic data, blood and biochemical parameters, blood culture results, pneumothorax development time and location, form of pneumothorax treatment, mortality and time were recorded.
Results
The frequency of pneumothorax was found to be 0.41%. The most common complaint was dyspnea. It was observed that 9(81.8%) patients had comorbidity and the most common comorbidity was hypertension. It was determined that 3 patients(27.2%) did not smoke, 4 patients(36.3%) were active smokers, and 4 patients(36.3%) were ex-smokers. The mean age was 69±14.8years, the APACHE II score were 18.8±8.7, the female/male ratio was 3/8, and the pneumothorax development time was 10.7±11.8days. Pneumothorax developed in 3 patients(27.27%) on noninvasive mechanical ventilation and 8 patients(72.7%) on invasive mechanical ventilation. The mean length of stay in the intensive care unit was 21.6±26.5days. It was found that 10 patients(90.9%) died and the mean mortality duration was 19.5±27.0days.
Conclusion
In Covid-19 infection, lung protective ventilation strategies should be adopted and it should be known that the development of pneumothorax is a late complication that increases mortality and morbidity.

CASE REPORT
10.Anesthesia Management in Congenital Heart Surgery in a Patient with Liver Transplantation
Fatma Ukil Işıldak, Yasemin Yavuz, Ömer Faruk Şavluk, Ufuk Uslu
doi: 10.5222/GKDAD.2021.97720  Pages 223 - 225 (34 accesses)
Karaciğer nakli uzun yıllardan beri erişkin ve çocuk hastalarda başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Nakil yapılan hastaların sağkalım oranları arttıkça komorbidite ve nontransplant cerrahisi oranları da artmaktadır. Ailesel hiperkolestrolemi nedeniyle 13 yıl önce açık kalp cerrahisi geçiren ve 3 ay sonrasında karaciğer nakli yapılan 20 yaşında, erkek hasta aort kapak darlığı nedeniyle aort kök genişletme operasyonu planlandı. Bu çalışmamızda, daha önceden karaciğer nakli yapılan hastada anestezi uygulaması deneyimimiz sunulmuştur.
Liver transplantation has been used successfully in adult and pediatric patients for many years. As the survival rates of transplant patients increase, the rates of comorbidity and nontransplant surgery also increase. In a 20-year-old male patient, who underwent open heart surgery 13 years ago for familial hypercholesterolemia and had liver transplantation 3 months later after cardiac surgery, was planned for aortic root enlargement operation due to aortic valve stenosis. In this study, our experience of anesthesia in a patient with liver transplantation is presented.

11.Throracic Aortic Dissection Concomitant Multitrauma: A Case Report
Işıl Deringöz, İsmet Topçu, İlknur Bahar Başkavas, Tülün Öztürk, Güvenir Okçu
doi: 10.5222/GKDAD.2021.44711  Pages 226 - 229 (46 accesses)
Toraksın künt travmaları sonrası %90-95 oranında aortun istmus bölümünde aort yaralanmaları görülmektedir. Travma sonrası aortada meydana gelen lezyonlar; basit kontüzyon, intramural hematom, rüptüre bağlı diseksiyon veya psödoanevrizma şeklindedir. Hastaların çoğunda göğüs ön duvarında ağrı, sırt ağrısı, dispne, öksürük, ses kısıklığı, hipotansiyon, uyumsuz nabız, şok, koma görülebilirken yaklaşık ¼’ü asemptomatik ve/veya multitravmayla ilişkili diğer semptomlar tarafından gölgelenmiş durumdadır. Bu yaralanmalara aortadaki akselerasyon ve deselerasyon mekanizmaları neden olmaktadır. Tedavide ise endovasküler onarım, açık cerrahiye göre iyi bir alternatiftir. Olgumuzda; yaklaşık 10 metre yükseklikten düşme sonucu acil servisimize getirilen 34 yaşındaki multitravma hastasındaki torasik aort diseksiyonuna yaklaşımımızı ve yapılan endovasküler girişimi sunmayı amaçladık.
Anahtar kelimeler; Aort diseksiyonu, travmatik aort yaralanması, endovasküler girişim, TEVAR (torasik endovasküler aort tamiri)
Aortic injuries are seen in the isthmus part of the aorta at a rate of 90-95% after blunt trauma to the thorax. Post-traumatic lesions in the aorta; simple contusion, intramural hematoma, dissection due to rupture or pseudoaneurysm. In most of the patients, pain in the anterior chest wall, back pain, dyspnea, cough, hoarseness, hypotension, maladaptive pulse, shock, coma may be seen, while approximately of them are asymptomatic and / or overshadowed by other symptoms associated with multitrauma. These injuries are caused by acceleration and deceleration mechanisms in the aorta. In treatment, endovascular repair is a good alternative to open surgery. In our case; We aimed to present our approach to thoracic aortic dissection and endovascular intervention in a 34-year-old multitrauma patient who was brought to our emergency department after a fall from a height of approximately 10 meters. Keywords; Aortic dissection, traumatic aortic injury, endovascular intervention, TEVAR (thoracic endovasculer aort repair)

12.Experience Of Outpatient Anesthesia in a Pediatric Patient With Cutis Laxa Type-IC Syndrome
Yasemin Yavuz, Fatma Ukil, Seda Arısüt, Ömer Faruk Şavluk
doi: 10.5222/GKDAD.2021.35683  Pages 230 - 232 (30 accesses)
Urban-Rifkin-Davis sendromu olarak da bilinen Cutis Laxa Tip 1C erken çocukluk döneminde yaygın bağ dokusu bozukluğu ile karakterize otozomal resesif nadir görülen bir hastalıktır. Bu çalışmamızda, Cutis Laxa’lı çocukta sedasyon ile ameliyathane dışı anestezi uygulaması deneyimimiz sunulmuştur.
Cutis Laxa Type 1C, also known as Urban-Rifkin-Davis syndrome, is an autosomal recessive disease characterized by common connective tissue disorder in early childhood. In this study, our experience of outpatient anesthesia with sedation in a child with Cutis Laxa is presented.

LookUs & Online Makale