ISSN 1305-5550 | e-ISSN 2548-0669
Journal of Cardio-Vascular-Thoracic Anaesthesia and Intensive Care Society - GKD Anest Yoğ Bak Dern Derg: 26 (1)
Volume: 26  Issue: 1 - 2020
1.Cover

Page I (139 accesses)

2.Contents

Pages II - V (138 accesses)

3.Publication Policies and Writing Guide

Pages VI - XI (115 accesses)

RESEARCH ARTICLE
4.Comparison of RIFLE, AKIN and KDIGO Classifications in Patients with Cardiac Surgery
Yasin Levent Uğur, Arzu Açıkel, Tülün Öztürk, Funda Yildirim, Dilşad Amanvermez Şenarslan, Beyhan Cengiz Özyurt, Melek Çivi
doi: 10.5222/GKDAD.2020.86547  Pages 1 - 9 (285 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kardiyopulmoner baypass (KPB) sonrası oluşan akut böbrek hasarı (ABH) sık görülmektedir; bu durum erken ve geç postoperatif sonuçlar üzerinde ciddi etkiler oluşturmaktadır. Bu retrospektif çalışmanın birincil amacı KPB eşliğinde kardiyovasküler cerrahi geçiren ve böbrek fonksiyonları normal olan hastalarda RIFLE, KDIGO ve AKIN sınıflamaları aracılığı ile cerrahi sonrası akut böbrek hasarı insidansının saptanması ve akut böbrek hasarı gelişiminde rol alan risk faktörlerinin belirlenmesidir. Sekonder amacı ise bu üç sınıflamanın ve risk faktörlerinin erken mortalite ile ilintisini saptamaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniğinde 2011-2015 tarihleri arasında KPB eşliğinde kardiyovasküler cerrahi geçiren ve sonrasında Kalp Damar Cerrahisi yoğun bakımda izlenen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek 353 hasta çalışmaya dahil edildi. Araştırmaya dahil edilen her hastanın operasyon öncesi demografik bilgileri, operasyon tipi, hemoglobin, hemotokrit düzeyleri, kreatinin değerleri kaydedildi. Postoperatif dönemde serum kreatinin değeri ve idrar çıkış miktarı kullanılarak günlük olarak RIFLE, KDIGO ve AKIN skoru belirlendi. Verilerin değerlendirilmesinde ROC analizi ve logistik regresyon analizi kullanıldı.

BULGULAR: Araştırma grubumuzda KDIGO ve AKIN sınıflamalarına göre %28.6’sının RIFLE sınıflamasına göre ise %29.4’ünün herhangi bir ABY evresinde olduğu bulundu. Çalışmamızda RİFLE, AKIN ve KDIGO sınıflamalarına göre böbrek yetmezliği gelişimi ile ileri yaş, CABG ve kapak cerrahisinin birlikte yapılması, uzun pompa süresi, düşük preoperatif hemoglobin düzeyi, yüksek bazal kreatinin değeri, yüksek peroperatif kan transfüzyonu, uzun süre yoğun bakımda kalış arasında anlamlı ilişki olduğu gösterildi. Çalışmamızda hastane mortalitesinin tahmininde ROC eğrisi altındaki alan RIFLE, AKIN ve KDIGO sınıflamaları için sırasıyla benzer şekilde 0.956, 0.957, 0.956 olarak anlamlı bulun.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda RIFLE, AKIN ve KDIGO sınıflamaları arasında mortalite tahmininde anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Anahtar kelimeler: Akut böbrek hasarı, Kardiyak cerrahi, Hastane mortalitesi

INTRODUCTION: Acute Kidney Injury(AKI) after cardiac surgery is common and has serious effects on early and late postoperative outcomes. The primary objective of this retrospective study was to determine the incidence of acute renal injury after RIFLE, KDIGO and AKIN classifications in patients with normal renal function and to determine the risk factors involved in the development of acute renal injury. The secondary aim is to determine the relationship between these three classifications and risk factors with early mortality.
METHODS: Patients who underwent cardiovascular surgery under CPB between 2011 and 2015 at Manisa Celal Bayar University Medical Faculty Cardiovascular Surgery Clinic were examined retrospectively and 353 patients were included in the study. Preoperative demographic information, operation type, hemoglobin, hematocrit levels, and creatinine values of each patient were recorded. RIFLE, KDIGO and AKIN score were determined daily using serum creatinine value and urine output in the postoperative period. ROC analysis and logistic regression analysis were used in the evaluation of the data.
RESULTS: According to the KDIGO, AKIN classification and RIFLE classification of the research group respectıvely were found to be 28.6%, 29.4% in any AKI stage. According to RIFLE, AKIN and KDIGO classifications in our study, there was a significant relationship between the development of renal injury with advanced age, combined CABG - valve surgeon, long pump duration, low preoperative hemoglobin level, high baseline creatinine value, high perioperative blood transfusion and long term intensive care unit. The area under the receiver operating characteristic curve for hospital mortality was similarly found to be 0.956, 0.957, 0.956 for the RIFLE, AKIN and KDIGO classifications respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, there was no significant difference in mortality estimation between RIFLE, AKIN and KDIGO classifications.



5.Comparison of Fiberoptic Bronchoscope and Disposcope Endoscope in Cohen Endobronchial Blocker Placement
Umut Kara, Emin İnce, Gökhan Özkan, Serkan Senkal
doi: 10.5222/GKDAD.2020.65983  Pages 10 - 16 (235 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, Cohen fleksitip bronşiyal bloker yerleştirilmesinde kullanılan optik görüntüleme yöntemlerinden; fiberoptik bronkoskop (FOB) ve Disposcope® endoskopu (DE) karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada tek akciğer ventilasyonu için bronşiyal bloker yerleştirilen 40 hasta randomize olarak FOB grubu (n=20) ve DE grubu (n=20) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, Cormack-Lehane sınıflaması, bronşiyal blokerin yerleştirme süresi ve kolaylığı kaydedildi.
BULGULAR: DE grubunun ortalama bronşiyal bloker yerleştirilme süresinin (196±32 sn); FOB grubunun bronşiyal bloker yerleştirilme süresine göre (244±21 sn) daha kısa olduğu tespit edildi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Hem FOB hem de DE gruplarında; sağ ana bronşa yerleşimin, sol ana bronştan daha kolay olduğu bulundu (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Torasik cerrahi pratiğinde Disposcope® endoskop kılavuzluğunda Cohen flexitip bronşiyal bloker yerleştirilmesi, kısa ve kolay yerleşimi ile, tek akciğer ventilasyonu için uygun bir seçenektir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare fiberoptic bronchoscop (FOB) and Disposcope® endoscope (DE), one of the optical imaging methods used in Cohen flexitip bronchial blocker placement.
METHODS: In this study, a total of 40 patients in whom a bronchial blocker was inserted for one-lung ventilation were randomly assigned into two groups as FOB (n=20) and DE (n=20). Data including demographic and clinical characteristics of the patients, Cormack-Lehane grade, and duration and ease of bronchial blocker placement were recorded.
RESULTS: The mean bronchial blocker insertion time of the DE group (196±32 sec) was shorter than the mean BB insertion time of the FOB group (244±21 sec) and was found to be statistically significant (p <0.05). In both FOB and DE groups, it was found that placement to the right main bronchus was easier than the left main bronchus (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Disposcope® endoscope-guided Cohen flexitip bronchial blocker placement is a suitable option for single lung ventilation in thoracic surgery practice with its short and easy placement.

6.Measurement of Vocal Cord-Carina Distance with Disposcope Endoscope and Determination of Correlation with Anatomical Measurements of Body Surface
Ünal Karataş, Umut Kara, Gökhan Özkan, Emin İnce, Serkan Senkal, Vedat Yildirim
doi: 10.5222/GKDAD.2020.36449  Pages 17 - 25 (221 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Entübasyon işlemi sırasında endobronşiyal entübasyon, vokal kord ve sinir basısı, baş boyun hareketine bağlı beklenmedik ekstübasyon gibi komplikasyonların önüne geçebilmek için tüp ucu trakea içerisinde uygun seviyede yerleştirilmelidir. Vokal kord-karina mesafesi kısa olan hastalarda tüp ucu yerleşimi ile ilgili problemlerin daha sık yaşanabileceği gözönünde bulundurulduğunda bu hastaların önceden tahmin edilmesi, bu gibi komplikasyonları önleyecektir. Biz de bu amaçla çalışmamızda vokal kord-karina mesafesi ile vücut yüzey anatomik ölçümleri arasında bir korelasyon olup olmadığını araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 200 hasta dahil edildi. Hastaların çeşitli havayolu ölçümlerinin yanı sıra farklı vücut yüzey anatomik ölçümleri kaydedildi. Endotrakeal entübasyonu takiben Disposcope cihazı yardımı ile endotrakeal tüp üzerine yerleştirilen çizgiler kullanılarak vokal kord-karina mesafelerini hesapladık.
BULGULAR: Kadın ve erkeklerin ortalama vokal kord karina mesafesi 13,1±1,9 cm olarak bulundu. Hastalardan 9’unun (%4,5) vokal kord karina mesafesi 10,5 cm veya daha azdı. Toplam 34 hastada (%17) vokal kord karina mesafesi 11,2 cm’nin altında olup vokal kord karina mesafesinin kısa olduğu tespit edildi. Vokal kord karina mesafesi ile en iyi korele olan anatomik ölçümler sırasıyla sternomental mesafe (r=0,358), boy (r=0,270) ve ulnar uzunluk (r=0,256) olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vücut yüzey anatomik ölçümleri ile vokal kord karina mesafesi arasındaki korelasyonların zayıf olduğunu tespit ettik. Vokal kord karina mesafesi kısa olan hastaların vücut yüzey anatomik ölçümleri ile önceden tahmin edilmesinin hala zor olduğunu düşünmekteyiz. İşaret çizgilerinin tüp ucuna olan uzaklığı 10 cm’den küçük olan endotrakeal tüplerin, Türk erişkin hastaların büyük çoğunluğunda güvenle kullanılabileceği sonucuna vardık.
INTRODUCTION: Endotracheal tube should be placed appropriate depth in the trachea to prevent endobronchial intubation, unexpected extubation, vocal cord and nerve compression during intubation. Considering that tube tip misplacement may occur more frequently in patients with short vocal cord-carina distance, prediction of these patients will prevent such complications. In this study, we investigated whether there is a correlation between vocal cord-carina distance and body surface anatomic measurements.
METHODS: 200 patients were included in the study. Various airway measurements and different body surface anatomic measurements were recorded. Following endotracheal intubation, we calculated the vocal cord-carina distances using the markers placed on the endotracheal tube with the help of Disposcope endescope.
RESULTS: The mean vocal cord carina distance both women and men were 13.1 ± 1.9 cm. The vocal cord carina distance of 9 (4.5%) patients was 10.5 cm or less. A total of 34 patients (17%) had a short vocal cord carina distance of less than 11.2 cm. Best correlated anatomic measurements with vocal cord carina distance were sternomental distance (r = 0.358), length (r = 0.270) and ulnar length (r = 0.256), respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found poor correlation between body surface anatomic measurements and vocal cord carina distance. We think that it is still difficult to predict the body surface anatomic measurements of patients with short vocal cord carina distance. We conclude that endotracheal tubes with a distance of less than 10 cm from the end of the marker lines can be safely used in the majority of Turkish adult patients.

7.The Effect Of Preoperative Albumin Level on Renal Function In Diabetic Patients in Cardiac Surgery
Nurşen Tanrıkulu, Babürhan Özbek
doi: 10.5222/GKDAD.2020.64326  Pages 26 - 31 (251 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Açık kalp cerrahisinde albümin düşüklüğü postoperatif dönemde mortalite ve morbiditeyi arttıran önemli bir risk faktörüdür. Diyabet proetinüri ile albümin kaybına neden olarak bu klinik durumu etkileyebilir. Bu çalışmada preoperatif albümin değerlerinin ve diyabet mellitus (DM) varlığının postoperatif renal yetmezlik üzerine etkileri araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında kardiyopulmoner baypas eşliğinde koroner arter baypas cerrahisi yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Preoperatif dönemde diyaliz tedavisi alan, ejeksiyon fraksiyonu %50’nin altında olan ve acil cerrahi yapılan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastalar ameliyat öncesi serum albümin seviyelerine göre 3 gruba ayrıldı. Serum albümin düzeyi ≥3,5 mgr/dl olan hastalar Grup 1; 2,5-3,5 mgr/dl arasında olanlar Grup 2; ≤ 2,5 olan hastalar Grup 3 olarak adlandırıldı. Daha sonra bu 3 grup DM varlığına göre 2 alt gruba ayrıldı.
BULGULAR: Çalışma periyodunda koroner arter baypas cerrahisi uygulanan 308 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, peroperatif verileri ve operatif verileri benzerdi. Postoperatif dönemde renal replasman tedavisi gereksinimi ise Grup 2 ve Grup 3’de Grup1’e oranla daha yüksek idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif serum albümin düşüklüğü postoperatif dönemde akut bmbrek yetmezliği gelişimi için bir risk aktörü olup, DM varlığı bu durumu olumsuz etkiler. Postoperatif dönemde bu hastaların yakın takibi mortalite ve morbiditeyi azaltmaya olumlu katkı sağlar.
INTRODUCTION: In cardiac surgery, low serum albumin level is an important risk factor that increases mortality and morbidity in the postoperative period. Diabetes mellitus may affect this clinical condition by causing albumin loss with proetinuria. In this study, the effects of preoperative albumin values and the presence of diabetes mellitus (DM) on postoperative renal failure were investigated.
METHODS: Patients who underwent coronary artery bypass grafting between 01.01.2015-31.12.2019 in our clinic were retrospectively analyzed. Patients who received dialysis treatment in the preoperative period, whose ejection fraction was below 50%, and who underwent emergency surgery were excluded from the study. The patients were divided into 3 groups according to the serum albumin levels before surgery. Patients with serum albumin level ≥3.5 mgr / dl Group 1; those between 2.5-3.5 mg / dl Group 2; patients with ≤ 2.5 were named as Group 3. Later, these 3 groups were divided into 2 subgroups according to the presence of DM.
RESULTS: 308 patients who underwent coronary artery bypass surgery were included in the study. The demographic characteristics, peroperative data and operative data of the patients were similar. The need for renal replacement therapy was higher in Group 2 and Group 3 than in Group 1 in the postoperative period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Preoperative low serum albumin is a risk factor for the development of acute renal failure in the postoperative period, and the presence of DM adversely affects this condition. Close follow-up of these patients positively contributes to reducing mortality and morbidity.

8.The Effects of Serum Phosphate on 28-day Mortality in Patients Hospitalized in the Intensive Care Unit, Treated with Mechanical Ventilator Therapy and Treated with CRRT for Septic Shock-Induced Acute Kidney Injury
Cem Kıvılcım Kaçar, Osman Uzundere, Deniz Kandemir, Ümit Akol, Abdulkadir Yektaş
doi: 10.5222/GKDAD.2020.76993  Pages 32 - 38 (195 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Fosfat sinyal iletimini, enerji üretimini ve mineral metabolizmasını içeren düzenleyici çoklu metabolik olayda yer alan esansiyel bir mineraldir. Biz bu çalışmada hastaların serum fosfat düzeylerinin fosfat referans değeri olarak verilen 2,5-4,5 mg/dL alt ve üst sınırlarından sapmasının 28 günlük mortalite üzerine etkisini araştırmayı planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz başhekimliğinden yazılı izin alındıktan sonra hasta dosyaları retrospektif olarak taranarak yoğun bakım ünitemizde yatan septik şok ilişkili akut böbrek hasarı nedenli sürekli renal replasman tedavisi gören ve 18 yaş üstü 53 adet hasta çalışmaya dahil edildi. Hastanemiz biokimya laboratuarındaki serum fosfat düzeyi referans arlığı 2,5-4,5 mg/dL olduğundan hastaların ortalama serum fosfat düzeylerinin alt sınır referans aralığı olan 2,5 mg/dL ve üst sınır referans aralığı olan 4,5 mg/dL ye göre istatistiksel değişimleri hesaplandı.
BULGULAR: Hastaların ortalama serum fosfat düzeylerinin fosfat alt sınırı olan 2,5 mg/dL ye göre değişimi istatistiksel olarak anlamlı yüksekti 4,14±1,72, p<0,001. Gruplardaki fosfat düzeyleri karşılaştırıldığında Grup 1 de Grup 2 ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti p=0,047.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Fosfat düzeyi mortal hastalarda mortal olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti.
INTRODUCTION: Phosphate is an essential mineral involved in regulatory multiple metabolic events involving signal transduction, energy production and mineral metabolism. In this study, we aimed to investigate the effect of deviation of serum phosphate levels from the upper and lower limits of 2.5-4.5 mg / dL given as the phosphate reference value on 28-day mortality.
METHODS: After obtaining written permission from the head physician of our hospital, 53 patients over 18 years of age who underwent continuous renal replacement therapy due to septic shock related acute kidney injury in our intensive care unit were included in the study retrospectively. Since the serum phosphate level reference range in our hospital's biochemistry laboratory was 2.5-4.5 mg / dL, the mean serum phosphate levels of the patients were statistically lower than the lower limit reference range of 2.5 mg / dL and the upper limit reference range of 4.5 mg / dL. changes were calculated.
RESULTS: The mean serum phosphate levels of the patients were significantly higher than the phosphate lower limit of 2.5 mg / dL 4.14 ± 1.72, p <0.001. When the phosphate values of the groups were compared, it was statistically higher in Group 1 than Group 2 p = 0.047.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Phosphate level was significantly higher in mortal patients than non-mortal patients.

CASE REPORT
9.Anesthesia for Tracheal Stenosis in a Heart Transplant Patient: A Case Report
Yücel Özgür
doi: 10.5222/GKDAD.2020.50251  Pages 39 - 44 (224 accesses)
Entübasyon sonrası trakeal stenoz önemli bir klinik durumdur. Entübe ve trakeostomize hastaların yaklaşık %5-%20’sinde görüldüğü tahmin edilmektedir. Kalp transplantasyonu uygulanan hastalarda nakil öncesi ve sonrası dönemde, uzun sure entübe kalmaya bağlı olarak trakeal stenoz gelisebilir. Bu çalışmada, kalp nakli öncesi 2 hafta süreyle entübe kalma hikayesi olan, trakeal darlık gelişmesi nedeniyle trakeal rezeksiyon ve anastomoz uygulanan hastada, anestezi deneyimi sunulmuştur.
Tracheal stenosis after intubation is an important clinical condition. It is occured approximately 5% -20% in patients with intubation and tracheostomy. In patients undergoing heart transplantation, tracheal stenosis may develop due to prolonged intubation in the pre and post-transplant period. In this study, the patient who had a history of intubation for 2 weeks before heart transplantation, had tracheal resection and anastomosis due to the development of tracheal stenosis, and the patient's anesthesia experience is presented.

10.Acute Atrial Fibrilation After Inhalation of Chlorine Gas
Ferdi Gülaşti, Sevil Gülaşti
doi: 10.5222/GKDAD.2020.08941  Pages 45 - 49 (245 accesses)
Klor gazı nedeniyle zehirlenmelerin en yaygın sebeplerinden biri
temizlik maddelerinin karışımıdır. Klor gazı solunmasından sonra göz,
boğaz tahrişi, hırıltı, öksürük, nefes darlığı, hipoksemi,
hırıltılı, anormal akciğer grafikleri sık bildirilir ve genellikle akciğer
şikayetleri görülür. Klor gazının kardiyak etkileri tam olarak bilinmemekte olup, nadiren göğüs ağrısı ve çarpıntı bildirilmiştir.
Biz bu olguda temizlik malzemelerinin karıştırılmasından sonra klor gazı toksisitesine bağlı atriyal fibrilasyon gelişen 26 yaşındaki erkek hastamızı tartıştık
Bu yazının yayınlanması için yazılı izin hastadan alınmıştır.
One of the most common causes of poisoning due to chlorine gas is after
the mixture of cleaning agents. After chlorine gas inhalation, eye and
throat irritation, wheezing, coughing, shortness of breath, hypoxemia,
wheezing, abnormal lung graphs are frequently reported and lung
complaints are generally seen. Although the cardiac effects of chlorine
gas are not fully known, chest pain and palpitations have been reported
rarely. We discussed our 26-year-old male patient who developed atrial
fibrillation due to chlorine gas toxicity after mixing the cleaning materials
with literature. Written consent was obtained from the patient to publish
this case.

11.A Case of Carbonmonoxide İntoxication Revealing the Underlying Coronary Artery Disease
Senem Girgin, Murat Aksun, Mehmet Ali Coşar, Güler Boşça, Seval Kılbasanlı, Elif Neziroğlu, Sinem Karagöz, Yüksel Beşir, Nagihan Karahan
doi: 10.5222/GKDAD.2020.14227  Pages 50 - 53 (218 accesses)
Karbonmonoksit (CO) intoksikasyonunun, beyin, myokard gibi yüksek oksijen ihtiyacı olan dokularda, ciddi etkileri olabilmektedir. Nörolojik bulgular ön planda olup kardiyotoksik etkiler de sıktır. Önceki çalışmalar ve vaka sunumları; CO zehirlenmesi ile miyokard iskemisi arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir. Literatürde, CO zehirlenmesinin tetiklediği myokard infarktüsü (MI) sonrası, CABG cerrahisi gerektiren vaka sayısı kısıtlıdır.
Nörolojik ve solunum sistemini ilgilendiren sıklıkla rastlanan klinik bulgular olmadan, göğüs ağrısı şikayetiyle acil servise başvuran, troponin yüksekliği karboksihemoglobulin düzeyinde artışla birlikte, CO zehirlenmesi sonrası gelişen MI olarak düşünülüp, acil şartlarda anjiografi yapılmış olan ve stent uygulanan, sonrasında ise CABG cerrahisine giden erkek olgu, literatür eşliğinde tartışıldı.
Carbon monoxide (CO) intoxication can have serious effects on tissues requiring high oxygen flow such as brain and myocardium. Neurological findings are prominent and cardiotoxic effects are common. Case reports have shown a significant relationship between CO intoxication and myocardial ischemia. In the literature, the number of cases requiring CABG surgery after CO intoxication-induced myocardial infarction (MI) is limited. In the light of literature, we reported a male patient admitting to the emergency department with the complaint of chest pain without frequent neurological and respiratory system findings, having elevated troponin and increased carboxyhemoglobulin levels. He was considered to have developed MI after CO intoxication and the case underwent CABG surgery following an emergency angiography and stenting afterwards.

LookUs & Online Makale